Ask-i Memnu ve Ötesi

Saniyorum su an herkes Bihter’in cenazesinden dönmüs, acilarini kalplerine gömmüslerdir. Simdi size itiraf etmem gereken bir sey var. Siki tutunun: O dizideki karakterler gercek degil! Cok ciddiyim. O karakterler yalnizca sizi eglendirmek icin yaratilmislar. Yani aglamaniza falan gerek yok. Bihter ölmüs olabilir ama Beren Saat hala yasiyor. Sanirim ayagini burkmus, ama yasiyor, üzülmeyin. Ya da Behlül kacmis olabilir ama Kivanc Tatlitug muhtemelen tatile cikmis, martinisini yudumluyordur. Sikmayin caninizi. Onlar sadece sizleri uyutmak icin var. Aksi halde 300 sayfalik roman 4 yil oynatilmazdi 😉

Baska bir konu da su. Kardesim bu bir roman uyarlamasi degil mi? Evet. Peki o halde nasil oluyor da insanlar bunun sonunu merak ediyorlar? Belli sonucta bu romanin sonu. Almiyor aklim bazi seyleri…

Eger üzülmek icin konunuz yoksa ve mutlaka bir seyler icin üzülmek istiyorsaniz bunu saglayabilecek o kadar cok etken var ki. Yalnizca cevrenize bakmaniz yeterli. Günlerdir ölen gencecik insanlar var mesela. Üstelik biliyor musunuz, onlar aslinda ölmek icin yasamiyorlardi. Hicbiri planlarinda yoktu. Kimisi mühendis, kimisi doktor, kimisi de baska meslekler yapacaklardi dönünce. Üstelik hepsi de Bihter’in yasindaydi. Üstelik belki de Bihter’den daha büyük asklar yasiyorlar. Üstelik ne ilkler, malesef ne de son olacaklar bu gidisle…

Mesela su anda bunu okuyup okuyamadiginizdan bile süpheliyim. Zira bu blog Google servislerinden biri üzerinden yayin yapiyor ve canim ülkemde bu servislerin cogu sorunlu calisiyor ya da calismiyor. Yani bilgiye ulasip ulasamadiginiza sizin icin birileri karar veriyor.

Ve biliyor musunuz en garibi de ne? Bu yazdigim iki sey GERCEK! Aslinda daha cok sey var da, politikayi buradan yapmayi sevmiyorum ben.

Peki akliniza soru gelir mi bilmiyorum ama yine de aciklayayim. Peki bu kadar kötüledim de nereden biliyorum dizinin sonunu? Bilmemek mümkün degil ki. Bunu yukaridaki ekran görüntüsü de desteklemektedir.

Bu arada, yanlis anlasilma olmasin. Ben, kimsenin izledigi diziye herhangi bir sey demiyorum, diyemem de zaten. Sonucta ben de kimi dizileri izliyorum. Demek istedigim yalnizca su: Onlar hayali kararterler, unutmayin!

Kücük Bir Tespit

Konuyla ilgisi olmayan birine o konuyla ilgili bir sey anlatmak cok kolay bir is degil. Hatta kim olduguna göre kavgaya kadar varabiliyor bazen bu isin sonu. Ama aksine sakin kalmak ve sabirla anlatmak disinda bir secenek de yok. Neden? Cünkü bizler de her seyi bilmiyoruz. Bilemeyiz de zaten. Birileri de zaman zaman bize kimi konularda bir seyler anlatmak zorunda kaliyorlar. Biz de acizce dinlerken ve yapamazken, onlar da ayni seyi yasiyorlar.

Bu sabah babamla yaptigim Skype görüsmesinin ardindan yaziyorum bu satirlari. Bugün Google Maps üzerinden bir rota planlamasi ve bagli olan diger özelliklerini anlatmaya calistim. Bir cok kisi icin basit olan bu sistem, babam icin zordu. Bunun tek nedeni var, o da babamin sistemi kullanmamis/kullanmiyor olmasi. Bu yüzden de ona bunu anlatmak cok kolay olmadi. Uzun süreler sonunda ortak bir noktada bulustuk.

Bu durum, Vizontele filmindeki “Peki, Zeki Müren de bizi börecek mi?” sorusu kadar masum. Bu yaziyi yazmamin asil nedeni de bu zaten.

Peki, bunu tersten düsünsek ne olur? Babam finansci biri ve bilgisayarli sisteme gecmelerinin ardindan bilgisayarla tanismis. O bilgisayarlarin da bugünkülerden gerek isletim sistemi, gerekse calisan programlar acisindan bakildiginda ne denli farkli olduklarini da büyük olasilikla hepimiz biliyoruz. Bu yüzden de bugünün bilgisayarlarini, özellikle de web tabanli uygulamalar(web sitelerinden farkli seyler) bu kadar komplekslesmisken. Bense tüm bunlarin tersine finanstan pek anlamam. Ortalama bir insan kadar finans bilgim vardir. Babam da bana zaman zaman finansal seyler anlattiginda benim düstügüm durum onunkinden farksiz olmuyor. Simdi, böyle bir durumda, yargilamak zaten anlamsiz degil mi?

Zaten su da var, benim ya da yasitlarimin aileleri bilgisayar konusunda cok da farksiz degiller. Bunu Almanya’da bile gözlemleyebiliyorum. Mesele nerede yasadiginiz da degil bir yerde yani…

Burada bir kavram var: “Bilgisayar mühendisi olmayanlarin da anlayacagi sekilde anlatmak”. Aslinda tüm mesele burada. Bazen karsimizdakinin bilgisayar mühendisi olmadigini unutuyoruz. En azindan benim icin öyle. Bu söz de genellenebilecek bir söz. Meslea yabanci dil, baska akademik konular, politika, vb. Bu yüzden de en dogrusu insanlari bilmedikleri konularda bildikleri kadar basarili olduklari icin yargilamamak en dogrusu.

Biterken “Coldplay – See You Soon” caliyordu.

Ege

Bilen bilir, taniyan tanir. Ege’ye asik bir adamimdir ben. Bir önceki yazimdaki hikayeden de anlasilir bu durum.

Mesela deseler ki, gel kardesim, seni Ege’ye yerlestirecegiz, is güc de var seni yasatabilecek kadar, calisirsin. Cok para kazanamazsin belki ama bir sekilde yasayabilecegin kadar kazanirsin. Ama Ege’de yasarsin. Hemen kabul ederim. Izmir’de is olsa gider yerlesirim ama malesef ki tek merkezli ekonomiye sahip bir ülkede yasiyorum. Ne yapabilirim ki?

Ege, benim icin özeldir ve hep öyle olmustur. Karadeniz’i de cok severim mesela, ama uzaktan. Bugüne de hic yasamayi düsünmedim Karadeniz’de. Bunun paylasmak istemedigim cesitli nedenleri var. Ama Ege, cocuklugumdan beridir

Tatillerimi yaptigim, kislarinda da ara sira bulundugum bir yer. Biliyor musunuz, ben hic Ege disinda bir yerde tatil yapmadim. Indigim en güney nokta Marmaris, o da zaten günübirlik Bodrum’dan gittigim geziler. Tatil babinda bugüne dek hep Ege’de oldum, ve bir gün bile “Antalya, Kemer falan diyorlar. Acaba nasil yerler?” diye merak etmedim. Hic ilgimi cekmedi. Bundan sonra da cekecegini sanmiyorum.

Cocukken, o zamanlar annem henüz hayattayken, tüm tatillerimizi Kuzey Ege’nin en güzel yerlerinden biri(belki de en güzeli) Akcay’da gecirirdik. Halil Amca Pansiyon‘da, diger tanimadigimiz insanlarla ic ice bir tatil olurdu(Malum, iki memurun tatili de zaten bes yildizli otelde olacak degil). Bu tatillerde asik oldum ben Ege’ye belki de. Zira o zamanlar astim tedavisi gördügümden dolayi, daha nemli olan yerlere inmem mümkün degildi. Akcay’a gitmemizin asil nedeni de buydu iste. Halil Amca Pansiyon’un bahcesindeki Kaz Daglari suyunun aktigi ve musluk olmayan havuzcukta(Akcay’da hicbir cesmede musluk yoktu o dönem) sogutulan karpuzlar basta olmak üzere tüm meyve sebzeler, o yillarda benim icin oldukca unutulmaz seylerdi.

Yillar yillari kovaladi, yine burada belirtmek istemedigim talihsiz bir olayin ardindan biraktik Akcay’a gitmeyi. Daha sonrasinda anneannemin aldigi yazlik bir ev sayesinde Dikili-Salihleralti ile tanistim. Hos bir yerdi aslinda, ama bir türlü sevemedim. Insanlariyla aram iyiydi, güzel günler gecirdim ama hicbir zaman burasi benim diyemedim. Buna ragmen, bir seyler beni hep cekti yillar boyunca oraya.

Daha sorna, Bodrum hikayelerim basladi. Öyle her sey dahil tatil yapmadim, istemedim, istemiyorum da. Ayrica Bodrum’un icindeki o vicik vicik seyler de degil beni Bodrum’a asik eden. Hani marinanin kenarindaki kahve var ya. Hah, orada sabah kahvaltisi mesela. Ya da Bodrum’un beyaz evleri arasinda yaptigim bir yürüyüs. Bodrum’un Ege hali beni ona baglayan. Bir kac senedir malum nedenlerden pek gitme sansim olmasa da, Bodrumdur sevdigim. Denizi, su alti, evleri, ve tabi ki begonvilleri.

Ah o begonviller yok mu hele; bir Istanbul’un erguvanlari, bir de Bodrum’un begonvilleri

Su anda yazamadigim o kadar cok sey var ki aslinda Ege icin… Mesela Ayvalik, Cunda, diger bir cok kasaba, köy, mezra, sehir… Hele ki mutfak… Hele hele Izmir… Cok sey var. Ama malesef su anda bunlar icin zamanim yok.

Tüm bunlar, bu yasananlar, yemekler, raki, balik derken bir Ege asigi oldum.

Ah simdi Ege’de olmak vardi…

Biterken “Sezen Aksu – Kalbim Ege’de Kaldi” caliyordu.

Hosgeldin Mirim!

“Oooo!” dedi, “Hosgeldin, mirim!”. Onu uzun yillardir “Mirim” diye cagirirdi. Önceleri sakayla karisik olsa da sonrasinda iyice üzerine yapismisti mirim kelimesi.

Üniversite yillarindan beri dostlardi. Aralarina mesafe girmesine karsin, iliskilerini korudular. Ortak noktalarini e-posta ya da anlik mesajlasma sistemleri ve onlarin konusma fonksiyonlari ile sagladilar yillarca, yan yana olmadiklari zamanlarda. Bir cok kisinin aksine, kopmadilar birbirlerinden. Belki de paylastiklari ortak kaderlerdendi. Zira bir süre birkac ay ara ile benzer seyleri yasadilar. Dünyaya yakin bakislari, konusacak cok seylerinin olmasi, zaman zaman dünyanin en entel, zaman zamansa en primitif insanlari olabilmeleri ve bunu ayni anda yapabiliyor olmalari önemliydi.

Üniversiteden beridir doslardi ya, bazi hayalleri de o kadar eskiydi. Simdi ellili yaslardaki bu iki adam, o zamandan beridir bir kasabada yasama hayali kurdular. “Emekli olmadan emekli olmak” idi hayalleri aslinda. Ya da dost olarak yasamak gercek anlamda. Büyük sehrin stresi, aceleciligi derken bir cok seye vakit kalmamasi ise cabasiydi. Araya giren uzak mesafeler de aslinda bu tip bir ihtiyaci körüklemisti yillardir. Tüm bunlari asabilmek icin, bir hayal kurdular, daha ortada bunlarin hic biri yokken: kasaba.

Bir balikci kasabasiydi yasamak istedikleri yer. Ege’nin denize kiyisi olan, ama turistik olmamis bir kasabada yaz-kis yasamak istediler hep. Orada kücük, gercekten kücük bir tekneleri olacakti. Hayal bu ya, olacakti iste. Tüm gün calisip, aksamüstü denize cikacaklardi birazcik. Ardindan da kayikhanenin yakinlarindaki meyhaneye gidip orada edinilmis dostlara anlatacaklardi yillardir baslarindan gecenleri. Dertli olanlarin derdini, mutlu olanlarin sevincini paylasip, kendi dertlerini bölecek, mutluluklarini katlayacaklardi onlar icin yeni ama aslinda ahali icin eski insanlara anlatip. Hayal buydu ya iste, bir balikci kasabasinda yasayacaklardi, aksamlari meyhanede dostlarla tahta masalarda raki icip, musiki dinleyeceklerdi.

Bir gün geldi, mesafeler bitti aralarindaki. Bu bir göstergeydi aslinda. Ama her sey icin cok erkendi. Hala yaslari bunu yapmaya müsait degildi. Cünkü ülkelerinin gercekleri onlari büyük sehirde kalmaya zorluyordu. Malum, para kazanmak gerekiyordu yasayabilmek icin ve bunun icin de calismalari. Is imkanlari ise tek bir merkezde toplanmisti. Bu yüzden de ertelediler hayallerini bir süre.

Bir tanesi bir gün dedi ki “Ben gidiyorum.”. Alisikti o gitmeye. Ömrü boyunca defalarca gitmisti. Yasadigi yerde bir yil yasiyordu bir aralik. Sonra baska bir sehir, baska bir ülke. Alismisti aslinda gitmeye. Yine giderdi, gitti. Izmir’in kücük bir sahil kasabasina yerlesti, isini oraya tasidi. Zira internet bulunan her yerde calisabilirdi. Isi buna izin veriyordu. Tek kosul, Istanbul’da acmasi gereken satis ofisiydi. Bir sekilde tutturdu, yasayabildi. Uzun süre orada yasadi.

Digeri biraz daha farkli alanda calistigindan, yapamadi. Büyük sehirde kaldi. Kendince bir hayati oldu, yasadi bir sekilde…

Ve bir gün geldi bulustular. O balikci kasabasina yerlesemediler, baska bir yerde yasadilar bir süre. Ama artik hayallerine daha da yaklasiyorlardi. Ikisi de “isleri uzaktan da yürütebilen sirkette” calisiyorlardi artik. Ve ikisi de bir balikci kasabasindaydilar.

Iclerinden biri meyhanede oturmus, digerini bekliyordu bir gün. Hep ayni saatte gittikleri meyhaneydi orasi. Bu sefer bekleyen biraz daha erken gitmisti. Digeri tam saatinde kapidan belirdi, ahaliye selamini verdi(bunu asla ihmal etmezlerdi) ve her zamanki masasina yöneldi. Onu bekleyeni selamladiktan sonra, konustu belkeyen: “Oooo!” dedi, “Hosgeldin, mirim!”

Biterken “Feridun Düzagac – Söz Ver”  caliyordu.

Yalnizlik ve Etkileri

Yaziya baslamadan önce sunu belirtmek isterim ki, baslikta bahsedilen yalnizlik asla ruhen yalnizlik ya da bir es/sevgili edinmis olmama durumu degil. Bahsi gecen yalnizlik tamamen fiziki bir yalnizlik. Yani, yalniz yasayan ve cesitli nedenlerden dolayi cok sosyal bir yasam sürememe durumunun getirdigi bir yalnizlik.

Aciklama kismini hallettikten sonra asil konuma dönebilirim. Beni taniyanlar bilirler, tanimayanlar icin kücük bir giris yapayim. Biz Istanbul’da üniversitede ikinci ögretim gördügümüzden dolayi birbirine örgün ögretim gören bölümdaslarimizdan daha yakin olan insanlardik. Dört yil boyunca kimi insanlarla yedigimiz ictigimiz ayri gitmedi, en kötü olasilikla arkadastik. Küslük pek animsamiyorum(Ekstrem bir durum haric ki kisisel görüsüm, yazik edilen ikili iliskilerden biri olabilir. Zira ömür kisa). Bu denli yakin olan bir grubun bir kismi su anda Istanbul’da degil. Toplamda bes arti bir kisiyiz(artik arti birimiz de bizden sayiyorum 😉 ). Bu alti kisiden ikisi cift olarak, ikisi de cok iyi arkadas olarak yurt disinda yükseklisans yapma sansini yakalarken, iki kisi de tek basina bir hayat kurdu. Bu tek olanlardan birisi de benim.

Buraya yerleseli bir bucuk yildan biraz daha fazla zaman gecti. Bu süre zarfinda normal günlerim de oldu, yasamaya isyan ettiklerim de. Cok mutlu günüm yok, bunu kabul ediyorum. Ama yine de bir sekilde geciyor günler, internet sagolsun. Internet sagolsun, cünkü su anda burada kurdugum bagdan daha cogunu Türkiye ile kuruyorum. Bu bir yandan iyi, diger yandan cok kötü. Sirf bu iyi-kötü durumundan bile bir yazi cikar ama bunu da baska zamana birakayim(Kendime not: “Ertelenmis yazilarini yaz artik!”).

Gecenlerde diger tek basina yasayan arkadasimla yine internet üzerinden yazisirken bir sey farkettim. Benim kendi kendime sacma buldugum ama bir sekilde beni kendine baglayan aslinda issiz gücsüz oyuncagi olarak da nitelendirilebilecek bir sürü internet memesinin onun tarafindan da gayet iyi bilindigini farkettim. Bunu onunla da paylastim, o da kabul etti. Ikimiz de gercekten issiz gücsüz islere imza atiyormusuz megerse devamli. Öte yandan Isvec’te yasayan diger arkadasim bir cok seyden habersiz. Hollanda’dakilerden uzun zamandir haber alamiyordu(m/k) ama yasiyorlarmis. En son onu ögrendim.

Bu durumdan yola cikip bir kaniya vardim. Insanlar günümüzde ne denli asosyallesip internete yönelirse ve orada uzun zaman gecirirlerse, tükettikelri internet iceriklerinde de o denli az secici oluyorlar.

Bu da günün tespiti olsun…

Biterken “Portekiz – Fildisi Sahilleri” maci da 0 – 0 bitiyordu.