Yara

Düstügümde eskiden,
Canim arkadaslarim kaldirir,
Melek’im pansuman yapardi.
Yaram bile farkinda simdi,
Büyüyünce kimsesi olmuyor insanin.

Ben Bir Marti Olsam…

Bir kadin düsünün, dogum yeri Toronto – Kanada olsun. Cok güzel bir sesi olsun, ses sanatcisi olsun. Tarzi da Trük Halk Müzigi olsun. Dediklerimi kafanizda canlandirabildiniz mi, bilmiyorum. Canlandiramadiysaniz, buradan buyurun:

Adi Brenna MacCrimmon. Onunla ilk tanismam Fatih Akin‘in “Istanbul Hatirasi” filminde oldu. O filmde iki parca söylüyordu ve o iki parcayi o kadar iyi söylüyordu ki, benim aklim yerinden oynadi duyunca. Icimden “Türkiye’de bir sürü ‘türkücü’ sifatli insan albüm yapiyor, su kadin gibi söyleyemiyorlar.” dedim(Bunlarin en önde gideni de Kubat’tir. O adami nasil türkücü diye cikariyorlar anlamis degilim). Ben izlerken bile güzelim türküler ne hale giriyor görünce icim aciyor. Kimbilir ismini saymaya yetisemeyecegimiz, bu ise hayatini adamis üstadlar ne düsünüyorlardir! Böyle bir ortamda, “elin Kanadalisi” (tirnak icinde, cünkü Türk’ten daha Türk bazen) geliyor, senin kültürünü merak ediyor, arastiriyor, ögreniyor, üzerine bir de uyguluyor. Üstelik o kadar iyi uyguluyor ki, “Ben türkü söylüyorum” diyenin de alnini karisliyor resmen.

Bundan sonrasini videolar söylesin. Ben diyecegimi dedim.

Ilk iki video filmde söyledigi sarkilardir. Ilki Selim Sesler ile birlikte söyledigi “Penceresi Yola Karsi”(Video ne yazik ki youtube’dan. Diger sitelerde görüntü ve ses iyi degildi), ikincisi de BabaZula ile söyledigi “Cecom”:

Ben cok begeniyorum. Umarim sizin de hosunuza gider.

Biterken calan yukaridakilerden biriydi. Hala “biterken sarkisi” mi istiyorsunuz? 🙂

Herkes Gider, Biz Kaliriz…

Bu yazida, yazmak istediklerimi tam olarak toparlayamamis olabilirim. Kusuruma bakmayin. Ben, ölen sevgilimin ardindan yaziyorum bu satirlari. Bu kadari normal…

Bugün talihsiz günlerden birini daha yasadik Galatasaray seyircisi olarak. Ukrayna’nin adi sani duyulmamis aptal saptal bir takimina elendik. Bu takim da, bundan önce zor bela berabere kalip deplasmanda eledigimiz takim da iceride-disarida 5 atilacak takimlar. Bu turu gecseydik, bu kadar üzülmezdim, ama sevin(e)mezdim de.

Ben, Galatasaray taraftariyim. Fenerbahce’ye, ezeli rakibime her sene yenilirim, ama hicbir zaman bugün su aptal takima elenmemiz ya da bir kac yil önceki Trömsö ve Helsingborg rezillikleri kadar koymaz bana. Ben, Galatasaray taraftariyim. Gördüklerimi unutmadim ve hicbir zaman günlük basarilarla avunmadim. Bana Galatasarayli olmayi, adimi Samsunspor macindaki ilk golü Prekazi atti diye neredeyse Cevat koyacak olan babam ögretti, ben de cocuguma ögretecegim insallah.

Iste bu yüzden yediremiyorum. Yasadigim eski günler geliyor aklima. Bir cok baska takim taraftari “Hala 2000 senesindesiniz, 10 sene oldu, uyanin artik” diyor ama ben ve benim gibiler icin o senelerin metal bir kupadan cok daha fazlasi var(Hos, bunlari diyenler daha o metali de göremediler ya, o baska konu).

O günlerde, ne zaman Avrupa maci olsa, ekrana kilitlenirdik. Hagi’yi izlerdik. Futbolculugu zaten benim konusabilecegim bir sey degil. Hirsini izlerdik. 10 numarali formayi sirta gecirmek, o kadar kolay degilmis, simdi anliyorum. Agirmis o forma. Herkeste hakedende durdugu gibi durmazmis. Galatasaray ruhu vardi o zamanlar. Üstelik sahada degil, hepimizde vardi. Sol yanimizda bir agirlik hissederdik takimimiz sahaya ciktiginda. Televizyon karsisinda bile yerimizde duramazdik. Bu, sahadan tasar, bize gelirdi. Maca gidenler gidemeyenlerle ne zaman konussa, gitmeyenler de golde dört sira asagi yuvarlanirdik o tribünlerde. O anlari yeniden yasardik. Güzel günlerdi.

Peki ya bugün? 10 numara parcali forma baslarda cok yakisti Arda’ya. En büyük destekcilerinden biri de bendim. O formayi görünce Metin Oktay’la özdeslestirdik onu. Kaptan oldu, “Büyük kaptan!” dedik, Bülent Korkmaz ile özdeslestirdik. Oysa simdi ne Metin Oktay, ne de Bülent Korkmaz kaldi. “Galatasaray ruhu” diye giptayla bakilan degerlerin hepsi kaybolmus. Bu degerleri en cok yasatmasi gereken ise, biz TV karsisinda, o reklam panolarinin arkasinda sevinirken hatirladigimiz kaptanimiz. Oysa geminin kaptani bile terketmis, farkinda degiliz.

Aslinda cok basit. Bülent Korkmaz’in UEFA kupasi final macinda kolu ciktiginda saha kenarinda tedavisi yapilirkenki görüntüsünü getirin akliniza. Saglik görevlisine cemkiriyordu, “Bandaji cabuk yap!” diye. Cünkü o, takiminin kaptaniydi. O gün orada o sekilde davranabildigi icin kaptandi. Oyundan ne kadar az uzak kalirsa, takiminin yaninda ne kadar kalirsa, o kadar iyi olacagi icin ve bunun da farkinda oldugu icin kaptandi. Benim yillardir üzerine baska forma alamadigim formamin arkasinda adinin yazmasinin nedeni de budur. Anlayamayanlar vardi, “Neden ‘3 B. Korkmaz’? Adam mi yok yazdiracak?” diye söylenirlerdi. O forma, büyük kaptanin takimda oldugu son formadir ve ben onun üzerine forma alamiyorum. Elim gitmiyor. O kutsal forma dururken, baska forma giyemem de ondan.

Simdi de gelelim yine asil konuya: ruh. Bugün bana biri ciksin desin ki, Arda’nin bir pozisyonda kolu cikacak, tedavi yaptirmak bile istemeyecek. Bir an önce sahaya dönüp takiminin kaptani görevine devam edecek. Ilk zamanlar olsa belki de, bir yildir degil. Inanmiyorum. Ben, bir Galatasaray taraftari olarak, kaptanimin takimin basinda olduguna inanmiyorum. Ve hatta devam ediyorum. Su anki Arda, birakalim sakatligini umursamayip geri girmeyi, sakatlanmamak icin mücadeleye bile girmeyecektir. Girmiyor da zaten. Takimin gerisi de ayni durumda, ama Arda herhangi biri degil. O, bu geminin kaptani. O, Florya’dan yetismis, Bülent Korkmaz’i da, Hagi’yi de izlemis, tanimis, yasamis biri. Takimda “bugün var yarin yok” durumunda olan Kewell basta olmak üzere Baros ve Neill bu takimin en istekli futbolculariysa, kimse kusura bakmasin…

Peki simdi ne olacak? Söyleyeyim, muhtemelen yarin(bugün) kiyamet kopacak. Adnan Polat’a yüklenecekler, belki Rijkaard gidecek, muhtemelen ciddi degisiklikler olacak. Ama bir sey degismeyecek. Bugün bloglarinda yazanlar, kendi aile icinde konusanlar, konusamayanlar, üzülenler, kizanlar, benim gibi bu yüzden uyuyamayanlar(saat 02:44), taraftar olan herkes ilk macta yine ya orada olacak, ya da “Keske orada olabilseydim diyecek”. Gerisi de bos zaten. Gerisi ya seyirci, iyi futbol varsa var, ya da tabelaci, sonuc varsa var. Ama biz, zaman zaman minibüste oturamayacak kadar islanmis olanlar, belediye otobüsünde mesale yakmis olanlar, yenilgilerde gece uyuyamayanlar, ezeli rakibinden 6 tane yiyip ertesi günü kaskolu alip okula gidebilenler, ilk macta maddi ya da manevi olarak Mecidiyeköy’de olacak. Mactan 6 saat önce ismini bile bilmedigim, ama “Ali Sami Yen Sokak” disinda baska bir isme gerek de duymadigim(iz) yerde hep birlikte son tezahüratlarin üzerinden gececek, 3 saat kala Burger King’de karinlarini doyuracak, 2 saat kala tribünde olacak. Bunun mantiksal bir aciklamasi da yok zaten. Cünkü bu is mantikla degil, kalple yapiliyor. Sunu da kimse unutmasin: Bir gün herkes gidecek, biz kalacagiz. Biz, Galatasaraylilar…

Aslinda diyecek daha cok sey var, ama bu kadar toparlayabiliyorum. Yeter bu kadar…

Zere Sokak

“Bunlar da Istanbullar’dan gelmisler.” dedi kadin komsusuna. Sessiz olmaya calisiyordu mümkün oldugunca. Istanbullular yaklasiyordu cünkü. Duyulsun istemiyordu. Utanma, cekinme, adi ne olursa olsun, bu duygu onu sessiz konusmaya itiyordu. Alisik degillerdi ne de olsa kasabalarina büyük sehirlerden birilerinin gelmesine. Bu gelenler, gelmeyi de birak, yerlesmislerdi üstelik. Bu durum da onu ve mahalledeki herkesi cok tedirgin ediyordu. Bu sebeple, ne zaman disarida görseler bu yabancilari, belli etmemeye calissalar da cekinip seslerinin seviyesini düsürüyor, konustuklarina daha da dikkat ediyorlardi.

Adi Nermin’di, konusan kadinin. Orta yasina gelmis, artik yavas yavas menopoz yaslarina geldigi icin eskisi gibi degildi. Ne kocasi, ne de cocuklari anlam veremiyorlardi artik yaptigi kimi seylere. Cabuk sinirleniyor, cocuklarina bunu belli edebilse de, kocasina kizdigini göstermeyi gözü kesmiyordu.

Bugüne kadar hep oldugu gibi, hala kocasindan korkuyordu. Zaten görücü usulü ile evlenmislerdi. Basta sevmese de kocasini, sonralardan alismisti. Kol kanat geren, koruyan, öyle böyle eve ekmek getirebilecek kadar isi olan bir adamdi Salim. Cocuklari icin, cok nadir de olsa arada sirada dayak da yiyordu kocasindan. Ama atalarindan, ninelerinden gördügü gibi, itiraz etmeden, “Sever de, döver de” diyerek devam ediyordu hayatina. Zaten sabahlari televizyonlarda cikan programlardaki kadinlari da cok garipsiyordu. Gerci artik az-cok alismisti bu duruma. Ama yine de o kadinlar ya sadakatsiz, ya sabirsiz, bazen de erkeksi geliyordu Nermin’e.

Cocuklar dese, ayri alemdi. Bir oglu vardi Salim ve Nermin’in. Oglu Refik, Nermin’e benziyordu. Gecen yil üniversite sinavina girmis, pek basarili olamamisti. Bu yil tekrar deneyecekti. Eger Izmir’de bir üniversite kazanamazsa askere gidecekti. Ailesi,  maddi acidan, onu sehir disina gönderebilecek kadar iyi durumda degildi. Sonra da babasinin yaninda ise baslayip, dükkani cekip cevirecekti. Bu sekilde bir hayat bicilmisti ona. Kendi de memnundu aslinda. Bugüne kadar yaptigi gibi, hic sorgulamamisti. Sorgulayamazdi da zaten. Bir kere denemisti, onda da agzinin payini almisti. Kaldiklari kasaba kücük yerdi sonucta, herkes herkesi taniyordu. En ufak bir sey, agizdan agiza yayiliyordu. Bir keresinde, sokakta yürürlerken babasiyla ayni fikirde olmadi. Yerin kulagi vardi ya, yayildi. Babasinin kulagina gitti, kahvedekiler sagolsun. Ama Salim hic kizmadi ogluna. Tipki daha önceki olaylar gibi, o da bir sekilde kayboldu, gitti.

Tüm bu ruhsal gelgitleri anlayan tek kitle ise, yaslari ona yakin olan komsulariydi. Onlar da benzer sorunlar yasadiklari icin, onu cok iyi anliyorlardi. Bu zamanlar, hepsi icin zordu. Bu zorlugu atlatmak icin, haftada bir kac gün yaptiklari ikindi vakti sohbetlerini Pazar disinda her güne cikardilar. Ne de olsa Pazar günleri tatil günüydü ve kocalari evde oluyordu. Onlar kahveye giderlerse, Pazarlari da görüsüyoralrdi, ama bir düzeni yoktu bunun.

Iki adamin Zere Sokak’a dogru dönüp denize inen yola girmesinin ardindan yan komsusu Zeliha, Nermin Hanim’a cevap verdi: “Hee” dedi. “Is mi ne kurmuslar. Deli bunlar ayol!”

insanları mutlu etmek

Dün bahsetmistim, bugün öglen saatlerinde bir sinavim vardi. Artik sona yaklastigim icin konsantrasyon problemlerim var. Bir sekilde isler yoluna giriyor gerci, ama zaman aliyor. “Yasitlarim coluk cocuk sahibi oldu, ben hala okuyorum” modunda degilim. Olmamaya da calisiyorum. Sadece bazi sorumluluklar hissediyorum bir süredir omuzlarimda, hepsi bu. Bu durum da beni zaman zaman mutsuzluga sürüklüyor.

Mesela, arkadaslarim icinde hic ara vermeden ögrenim gören yalniz ben varim. Herkes bir sekilde is güc sahibi, ya da bir süre is güc sahibi olmus, sonradan ögrenimine devam etmek isteyen insanlar. Ama ben yillardir ögrenciyim. Henüz bir baltaya sap olamadim ve baten is konusunda- dünyanin icinde bulundugu ekonomik gercekleri de düsününce- umutsuzluga kapiliyorum. Sanki bosa caba harciyormusum gibi…

Neyse, konumuza dönelim. Bugünkü sinavimdan “fena degil” kivaminda bir notla gectim. Buradaki sinavlar genellike sözlü oldugundan sonucunu aninda ögrenebiliyoruz. Belli olmayan bir sinavim(yazili) ve kaldigim bir tane disinda sinavim kalmadi. Zaten Ekim ayinda da tezimi yazmaya basliyorum, bir terslik olmazsa.

Master tezimi FZI‘de yazacagim. Su anda da part-time calistigim projede devam edecegim. Konu az cok belli: “Ontolojilerin görsellenmesi”. Gerci henüz tam detaylari konusulmadi, basligi tam belli degil, ama bugünkü toplanti sonucunda cikan sonuc buydu.

Yaklasik olarak bir bucuk yildir tanidigim bir tez danismanim var. Kendisini cok severim, sanirim o da beni seviyor. Dedigim gibi, isteki danismanim, artik tez danismanim da oldu. Iyi de oldu. Iyi anlastigim bir insanla calismak beni mutlu edecektir. En azindan birbirimizi taniyoruz, süprizi az bir tez süreci olacaktir.

Bahsettigim danismana Bodrum’dayken bir hediyelik esya almistim. Bana yalaka ya da rüsvetci muamelesi yapmayin, o da paskalyada ya da noelde falan cörek veriyor =). Böyle bir iliski bizimkisi(“Masallah” deyin dostlar). Bugün ona hediyesini verdim. Bu durumdan da haberdar degildi zaten. Cok sasirdi, defalarca tesekkür etti, ve en önemlisi de mutlu oldu. Evet, ben uzun zaman sonra birini mutlu ettim. Ve biliyor musunuz, bu bana cok iyi geldi. Insanlar karsinizda gercekten gülünce hayat daha mi yasanasi oluyor ne?

Bugünün de özeti bu. En önemli olayi da baslik diye düsündüm. Cok sakil durmamistir umarim.

Altug

Biterken “Müzeyyen Senar – Kimseye Etmem Sikayet” caliyordu…

Hamis: Burayi gercekten günlük olarak kullanmaya basladim sanirim. Aslinda farkli seyler de var kafamda, ama cok sevdigim biri bugün bana okuyanlari da düsünmekten bahsetti. Yine karisti kafalar, ortaya kondu vicdanlar, yandi devreler…

Tasinma ve Ruh Hallerim

Merhabalar,

Bu, yeni bloguma yazdigim ilk yazim. Sizlerin de bildigi uzere, digerleri baska bir serviste yayinlanmisti. Ancak bir suredir sahibi oldugum domain ile artik kendi evinde, kendi ismiyle kendi veritabaninda duran yazilar olacak. Ustelik altyapiyi da wordpress‘e tasidim. Yani artik komple farkli bir tecrube icindeyim blog konusunda. Iyi ya da kotu yaptigimi zaman gosterecek. Ancak gerek acik kaynakli olmasi, gerekse tema ve eklenti konusunda cok genis(gercekten cok genis) alternatiflere sahip olmasi bu konuda beni umutlandiriyor. Ayrica su anda bu yaziyi mobil aletim icin yazilmis wordpress uygulamasindan yaziyorum. Ilk gordugumde “Vaaaay” demistim. Sanirim pisman olmayacagim 🙂

Bahsetmek istedigim bir baska sey daha var: ruh halim. Karlsruhe’ye dondugumden beri gitmeden oncekine nazaran biraz daha iyiyim. Ben de sasiyorum bu duruma. Zira gitmeden once bildigimiz nefret ediyordum. Ama bir kac gundur durumlar daha iyi 🙂

Ancak arada sirada hala kendimi yalniz hissediyorum ve bu beni iyice yoruyor zaman zaman. Bugun bir sureligine yanimda birisi(-leri) olsa dedim. Bunu da buradan acikliyorum: Nefret de etsem, oyle ya da boyle bir kurulu duzenim olmayan yerler yerine Karlsruhe’de calisabilirim. Tum bu yasadiklarimi yeniden yasamak istemiyorum. Bu yuzden daha az risk alabilirim bundan sonra. Yas geldi 25 oldu, artik yaslaniyoruz 🙂

Yarin yine sinavim var. Hic korkmazdim, ama artik korkuyorum. Dersin adi web engineering. Isin teknoloji kismindan falan korkmuyorum da, konularin yarisi falan proje yonetimi,vb uzerine. Bu da beni cok korkutuyor. “Hayirlisi” demek disinda elimden bir sey gelmiyor su anda…

Simdi yatma zamani. Umarim yeni blogum hosunuza gider.

 

Hamis: Bu yazida vermem gereken linkler var ama, cep telefonundan zor oluyor…

HamHamis: Linkleri verdim. Bilgisayar iyidir iyi 🙂

Bodrum’un Ardindan

Uzun zamandir ihtiyacim olan tatilim bitti ve kendi hayatima geri döndüm. Bu defa düsündügümden ve bekledigimden daha farkli seyler yaptim. Bir önceki Bodrum yazimi simdi okudugumda “Vay be!” diyorum mesela :).

Ne demek istedigimi biraz daha acayim. Gitmeden gayet sessiz-sakin bir tatil bekliordum. Sonrasinda ise bildigimiz “tiki” kavramina yakisabilecek seyler yaptim. Ben de sasiriyorum bunlara. Bir de kendi teknemle mavi yolculuk yapsam tam olacakti. O kusur kaldi ama. Ileride insallah o da olur, ne diyeyim :).

Mesela bir aksam resmen kendi sinirlarimi zorlayip güzel insanlarla güzel bir yerde eglenmeye gittim ve normal sartlarda hayatta aklimin ucundan bile gecmeyecek fiyatlara icki ictik. Adina da eglence dedik. Pisman miyim, degilim, o ayri. Zira bu tip seyleri zaten sayili defalar yapiyoruz. Onda da sansimin yaver gitmesi ve (dedigim gibi) güzel insanlarla birlikte o anlari paylasmak mutluluk vericiydi. Gecenin sonunda(gercekten sonunda, sabahti zira) ise cesitli komiklikler olmadi degil. Ama olsun. Pisman degilim.

Bunun disinda Bodrum’da resmen raki-balik agaci cikacakti icimden. Kaldigim 8-9 gün icinde saniyorum 5 aksam raki-balik yaptim. Ikisi de süpersonik sekilde denize sifirdi. Biri Karafaki‘de(Gümüslük), digeri de Palavra‘da(Ortakent) idi ve o aksamlarda gercekten de cok keyif aldim. Palavra’da Kenan Dogulu’nun masai ve Hakan Bilal Kutlualp fenerlisinin masasinin arasinda kaldim, o da ayri detay…

Birazdan anlatacaklarim, icinde bulundugumuz aya pek uymayacak, biliyorum, ama anlatmak istiyorum. Kusura bakmasin lütfen kimse.

Ben rakiyi seviyorum sanirim. Bu yaz liseli cilginligini da birakip agzimla icmeye basladim. Artik duble icmiyorum, tek iciyorum. Böylece hem keyif aliyorum, daha fazla adet icebiliyorum ve bu muhabbetin uzamasini sagliyor, sarhos olmuyorum, midem rahatsiz olmuyor, basim agrimiyor. Delikanlilik yapmaya gerek yok. Bu is keyif isiyse eger, ben keyif aliyorum arkadas. Diger türlüsünü de gördüm, bu daha yakin geldi bana. Artik böyle. Ayrica yaninda su da icmeye basladim. Bu sayede alkolü nötrleyip daha az zarar vermesini sagladim. Ertesi gün de sanki hicbir sey yokmus gibi kalkiyorum. Bu mudur? Budur!

Bodrum ile ilgili son söylemek istedigim, bir de kücük Yunanistan gezisi yaptigim olacak. Daha önceki cesitli yazilarimda degindigim Ege askim, yillardir yapmak istedigim bir sey olan Yunanistan gezisini bu defa yapmama neden oldu. Üstelik tek de degil, babami da ayarttim ve iki efe olarak yaptik bu geziyi.

Bir sabah Bodrum marinadan hareketle Kos Adasi’na gittik. Kos ve Bodrum, Istanbul’un kavusamayan iki yakasi gibi. Bir cok acidan birbirinin aynisi bu iki sehir arasinda yolculuk yapmak(Bodrum’a sehir diyorum. Aslinda sundukalriyla büyüksehir sifatini bile hakediyor), sanki hic ülke degistirmemissiniz gibi hissettirebiliyor size. Ayni beyaz evler, ayni anfitiyatro(Kos’unki daha kücük), ayni antik kalintilar, ayni insanlar, ayni sicaklik, ayni deniz, vesaire. Zaten Kos Adasi’ndan Bodrum yönüne baktiginizda Akyarlar’i gayet net görebiliyorsunuz. Hatta sahil seridinde Turkcell cekiyor ve sahilde ve yakin yerlerde, mobil hizmetleri roaming ücreti ödemeden kullaniyorsunuz. Icerilere girildikce malesef Turkcell’in cekim alani kayboluyor.

Orada dikkatimi ceken nokta su oldu: Kos Adasi’nda benim animsadigim kadariyla 4 tane cami var. Buna karsin yalnizca tek bir kilise olmasi, dikkat cekici bir nokta. Bu sunu gösteriyor: Anlamadan, dinlemeden saldirilan Yunanistan, bizim kültürümüze, onlarin kültürüne bizler tarafindan gösterilen degerden daha fazla deger veriyor. Türkiye’de savaslardan sonra bir cok kilise camiye cevrilmis, yakilmis, yikilmis durumda. Oysa Kos’ta, devrin camileri, tam merkezde, ilk günkü kadar canli ve turistik yer olarak envai cesit milletten ziyaretciye ev sahipligi yapiyor. Hatta bir tanesinin avlusunda, cesmenin yaninda Hipokrat’in ögrencilerine ilk tip derslerini verdigi ulu cinarin kalintilari var. Ici ice yani. Dogal felaketlerde de begenmedigimiz Yunanlarin bizim bir cok seyimize can-i gönülden kosturmasini da yeri gelmisken hatirlatalim.

Bodrum ve Kos’un arasindaki tek fark, iki sehir arasinda yönetim ve denetim farki olmasi. Söyle ki, Kos’ta da arabalar yayalara yaya gecitlerinde falan yol vermiyorlar ancak Bodrum’un aksine, motorsiklet sürücüleri kask takiyor, bisiklet kullananlar kaldirimda degiller, cünkü kendi yollari var, ve en önemlisi de her seyin fiyati belli. Bodrum esnafinin sacmaliklari ve tabiri caizse “kafasina göre herkes” durumu orada yok.

Kisitli zamanimizdan dolayi denize giremedik. Ancak, Bodrum’dan pek farkli olmadigini söylesem, sanirim kimse sasirmaz =)

Gelelim Bodrum’da denize girme kismina. Önceki Bodrum yazimdan farkli olmayan tek kisim bu sanirim: Ortakent Yahsi plajinda girdik denize. Sessiz, sakin, rüzgarli ama dalgasiz, keyif, dinlence…

Bodrum izlenimlerim bu kadar. Kos kismini ayrica yazabilirdim belki, ama o da tatilin icinde oldugundan burada yazmak da cok siritmamis olsa gerek =)

Hamis: Yakin ve kadim bir dostumun telefonra ilk Bodrum yazim ve bunun tersi seylerler yasamam ile ilgili söyledikleri geldi su anda aklima. Yüzümde tebessüm olustu. Iyi ki varsin mirim.

Biterken “Sezen Aksu – Yine Mi Cicek” caliyordu…