Yitirmeden

Hepimiz öleceğiz. Bu bir gerçek. Bu gerçeği sindirdiyseniz, devam edebiliriz.

Yalnız yaşamanın zorluklarından en büyüğü, olumlu ya da olumsuz bir şey olduğunda, bunu paylaşacak insanların sayısının azlığı. Mesela ben, buraya yerleşmemin ardından geçen iki buçuk yılda ne sevinçlerimi ne de hüzünlerimi tam anlamıyla yaşayabiliyorum. Düşünün ki, bana birisi gerçekten sarılmayalı o kadar olmuş ki, son yaptığım İstanbul yolculuğum esnasında, bir akşam doslarımdan biri sağolsun, bunu yaşadığımda içim ısındı resmen. Bir önceki yazıda bahsettiğim dost, o dost işte. Bu tip nedenlerden dolayı, insan yalnız yaşıyorsa eğer, bir çok şey daha farklı normal hayattan.

Ölüm kısmını unutmuştunuz, değil mi? Ben yine hatırlatabilirim. O kadar çok gördüm ki, en yakınlarımı kaybettim ki, artık bana normal geliyor. Çünkü insanoğlu, olumlu ve/veya olumsuz gelişmelerin hemen hemen tamamına alışabilen bir varlık. Aksi takdirde, açlık, hastalık, vb. gibi bir çok olumsuz koşulda yaşamak zorunda olan insanlar, daha erken ölürlerdi. Hal böyleyken, ben de artık ölüme daha normal bakmaya başladım. Dedim ya, yeterince kayıp verdik çoktan…

Bu kadar gerçekçi yaklaşmamın sonucu olarak da, kimi zaman ölümle ilgili düşünceler besliyorum. Bunları düşündükçe, içim sıkılıyor, yalnızlığa lanet ediyorum resmen. Ama işte, bir süre daha böyle gidecek.

Eğer hala okumaya devam ediyorsanız, yazının bundan öncesini okuduğunuzu, anladığınızı ve artık ölümün aslında hayatın tam içinde olan bir gerçek olduğunu düşündüğümü farkettiğinizi varsayıyorum. Artık, o düşüncelerden biraz bahsedebilirim.

Efendim, ben de bir insanım. Bir akşam yatıp, ardından da sabahına uyanmayabilirim. Hani haberlerde zaman zaman görünen sahneler var ya, adam evinde ölü bulunuyor, vesaire vesaire. İşte onun bir gün bana olmayacağını kimse bilmiyor. Üstelik bunun yaşla falan da ilgisi yok. Her yaştan insan artık her hastalığı geçirebiliyor ve ölebiliyor. Bunun örnekleri de mevcut. Bu düşünce beni sarınca, her seferinde olmasa da, zaman zaman egoma yenik düşüp, benim ardımdan kimlerin üzüleceğini, ne kadar üzüleceğini, ne kadar süre sonra hayatın kimler için normale döneceğini falan da düşünüyorum. Bir kaç kişi dışında pek tahmin edemiyorum.

Bunları bana yazdıran, dün ilk kezrastladığım bir şarkı oldu. Pinhani, kendileri için bir ilke imza atarak, yeni şarkılarını internetten yayınladılar. Şarkının, kimi şeyleri yitirmeden önce sahip çıkmamızı öğütleyen sözlerini ilk başta çok dikkatli dinlemediğimden dolayı, başlarda sadece güzel bir şarkıydı. Ama bugün, ciddi anlamda dinledim ve aklıma doğrudan bunlar geldi.

Şarkı, grubun ilk albüm çalışmalarının yapıldığı dönemde aralarından ayrılan bir üyesine ithafen yazılmış. Bu da onun aslında ne demek istediğini çok iyi anlatıyor. Sözleri ise, oldukça dokunaklı ve her parçası ayrıca etkiliyor insanı.

Bir süredir güzel şeyler yazıyordum. Bu seferlik biraz daha koyulaştı yazının rengi. Bu seferlik de böyle olsun…

ps: Her ne kadar alışmış olsam da, kimi insanların ölümlerini düşünemiyorum. Geçmiş olsun, narin insan…

pps: Başka bir arkadaşım, kısa süre önce anneannesini yitirdi. Mekanı cennet olsun…

Dost, …

Günün birinde, canım diyebileceğim insanlardan biri, “Dost, annemizin doğurmayı unuttuğu kardeştir” diye bir kısa mesaj atmıştı. Aklıma yine o geldi, tutamadım kendimi, aktardım buraya.

Zaman,nasıl da geçiyor. O zamanlar üniversitenin ilk yılları, hala o okulun dört yılda bitmeyeceğine inanan kitlenin içindeydik. Kantinde batak oynayanlar vardı. Ve ben onlara katıldığımda kızan diğer arkadaşlarım… Onlardan biriydi işte yukarıdaki cümleyi kuran. Şimdi aramızda binlerce kilometre mesafe var. Bir şekilde idare ediyoruz ama eskisi gibi değil, hiçbir şey.

Zaten her şey değişiyor, o açıdan bakınca bunların da aynı kalmasını beklemedim ben de. Aslında durmak, hayata komple ters bir şey. Devamlı bir değişim, bir değişim var. Buna rağmen herkes de yeniyi sevmeyebiliyor tabii. Bugün, eskiye özlem duyan o adar çok kişi var ki… Hatta, bunun farkına varmış olan şairlerden biri de Murathan Mungan mesela. Kulak verelim: “Biz büyüdük, ve kirlendi dünya”.

Konu dağılmadan, asıl söylemek istediğim şeye geleyim. Ne zaman o arkadaşımı düşünsem, aklıma o kısa mesaj gelir. Bir kaç ay önce ben de hissettiklerimi ona, çok sevdiğim bir şarkının sözlerini değiştirerek anlatmıştım. Bu şarkıyı da benimle tanıştıran da odur hatta. Şimdi anımsadım…

Hello ,
It’s getting cold on this city.
I’m sad alone
I’m so sad on my own.
The truth is
I was much too dumb.
Now I’m lookin’ for her
Or anyone like her…

We said goodbye
With a smile on our faces
Now she’s alone
she’s working hard on her own
The truth is, we saw thing so wrong.
She’s not looking for me
But anyone like me.

Hello Aylin,
It’s getting cold on this city.
I’m sad alone
I’m so sad on my own.
The truth is
I was much too dumb.
Now I’m lookin’ for her
Or anyone like her…

O durumlarımın geçtiğini, iyileştiğimi hissediyorum bu aralar. Umarım öyledir gerçekten ve (yine) kendimi kandırmıyorumdur.

Bu sefer oldu galiba. Bu sefer, unutuyorum sanırım. Artık zamanı da gelmişti yavaş yavaş gerçi. Ama yine de bu sefer, o sefer galiba…

Yıllar Sonra…

Bundan yıllar sonra bir gün Hagi, Galatasaray maçı için İstanbul’a gider ve Mecidiyeköy’de bulunan bir alışveriş merkezinin zemin katındaki bir erkek giyim firmasında alışveriş yapmaktadır. O esnada, yanındaki kişiye döner ve anlatmaya başlar: “1999 yılıydı. Athletico Bilbao ile karşılaşıyorduk ve 90+1. dakikada durum 1-1 idi. O maç, o kadar kritik bir maçtı ki, bir sonraki tur için 3 puan almak zorundaydık. Aksi halde yolumuza devam edemiyorduk. Orta sahada Tugay sayesinde topu kaptık ve ben de o anda soldan gittim. Tugay, topu bana verdi ve ben o anda vurdum, ve Yeni Açık tribünün Numaralı Tribün ile birleştiği noktaya doğru koştum”. Herkes, onu izlemektedir. Bir yandan anlatır, bir yandan da işaretler yapar. Bir gömlek reyonunu gösterir, sonra döner ceketlerin oraya gider, oradan pantolonların olduğu noktada elini kaldır, biraz ilerler, ve havaya tekme savurur. O an oradaki herkes, kasaya doğru çevirir başını, ve alkışlamaya başlarlar… O an, Hagi’nin gözleri dolar…

Şimdi bu anı düşünelim, ve sonra da Hagi olarak, Tugay olarak o anı tekrar yaşayalım. Ama bu sefer, Alışveriş Merkezi’nin içinde, bir süpermarket ya da erkek giyim mağazasının kasasında…

“Bu da nereden çıktı, ne abuk sabuk bir hikaye?” diyorsunuzdur belki de kendinize. Bilindiği üzere, Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu’nu artık kullanmayacak. Her Galatasaraylı gibi, ben de bu konuda oldukça hüzünlüyüm. Bu konuda, bu aralar blogosferde çok fazla yazılıp çiziiliyor. Ben de, çok sevdiğim blog olan Aceto Balsamico blogunda, beni derinden etkileyen bir yazı görünce, bunu Ali Sami Yen’e uyarladım kendi kafamda.

Bugün, yeni stadyumumuz olan Türk Telekom Arena‘nın açılışı yapılacak. Açılış maçına babam gidiyor, ben yurtdışında olduğumdan gidemiyorum. Ama emin olduğum bir şey var, bugünden başlayacak yeni dönemde de en az eski günler kadar sevineceğiz. Bundan şüpheniz olmasın!

Burası Sami Yen…

Bugün, benim gibi tüm Galatasaraylılar için özel bir gün. Nedeni, her yerde yeterince açık olarak belirtiliyor, o yüzden detaya girmeye gerek yok. Ali Sami Yen cehennemi, bugün Galatasaray tarihindeki son gününü yaşayacak ve çok daha büyük, çok daha modern, sakatlanan futbolcular böbreklerini üşütmesin diye alttan ısıtmalı sahası olan bir stadyuma taşınacak. Eminin ki orada da nice zaferlere imza atılacak. Ama o köhne stadyum olan Ali Sami Yen, herkesin aklında bir başka kalacak…

Her ne kadar ben defalarca gidip orada o atmosferde maç izleyebilmiş olsam da, benim kadar şanslı olmayan ve İstanbul dışında yaşayan Galatasaraylılar bile fırsat bulup da şehirlerinde maça gittiklerinde “Burası Sami Yen, burdan çıkış yok!” diye bağırdılar hep. Ali Sami Yen, her yerde Ali Sami Yen oldu bugüne kadar. Belki TT Arena’da da öyle olacak. O ruh, son zamanlarda azalmış olsa da, orada da devam edecek, biliyorum.

Benim Ali Sami Yen deneyimim, çok eskilere dayanıyor. Gerek Şampiyonar Ligi, gerekse Türkiye’de bir çok maçı oradan izleme şansım oldu. “Taraftar” olduğuma inansam da, benden daha taraftar bir çok arkadaşım, büyüğüm, küçüğüm var. Onlara saygısızlık etmeden, yalnızca kendi yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. Hem bugünün anısına, hem de ileride dönüp bakmak için. Ama tabi ki, bir çok şey var orada yaşanmış. Milan maçı olsun, meşale şovu olsun, üçlüler, marchant eşliğinde maç öncesi atkı şovları, ve diğerleri…

Sami Yen, çocukluğumdan beri beni hep çok heyecanlandırdı. Bir çok maç izledim, Sami Yen Sokak’ta maç öncesi tezahürat yaptım,Burger’da yemek yedim, 500 ile eve döndüm ama hiç 120 numaralı belediye otobüsüne su atmadım(çok şükür). Bu anıların bir kısmına değineyim istiyorum.

Başlangıç olarak, bende en çok etkisi olan anlardan birine değineyim: Atkı şovları. Marchant isimli kızılderili marşı eşliğinde, her maç öncesi yapılan bir şovdu, bir maç öncesi ritüeliydi. “Alemin kralı geliyor” gibiydi. Sonradan bir şekilde yok oldu. Keşke hala olsa. O atmosfer, yaşanmadan bilinemez…

Maçlara geçersek, aklımda kalan bir maç var ki, kimse unutamaz onu: Real Madrid’e karşı oynanan Şampiyonlar Ligi çeyrek finali. İlk yarı 2-0 gerideyken, ikinci yarı 3-2 önde bitirdiğimiz, üzerine bir de 4. golü attığımız ama ofsayt diye verilmeyen maç.

Oradaydım:

Bunun dışında, 1-2 kaybedip şampiyonluğu kaçırdığımız Ankaragücü maçı da benim ve Galatasaray açısından önemlidir. Emre Belözoğlu’ndan Fenerbahçe’ye gittiği için değil, o maçtan sonra nefret etmeye başladım. Oyna(ma)dığı oyunu gördüm. Okan da aynı şekilde. Emre’den ne kadar nefret ediyorsam, Okan’dan da o denli nefret ederim. Yalan yok. Takımını satan adamlarla işim olmaz… Maç sonunda, ağladığımı da biliyorum. Maçın görüntülerini bulamadım, ama hatırlayanınız vardır.

Aklıma yalnız gelen başka maç yok. Aslında Sami Yen anılarımın çoğu, kombine kart sahibi olduğum, 2005 – 2006 sezonundan. Bu sezon boyunca, Çağlar ve MErt ile gittiğimiz bir çok maçta bir çok anı topladım.

Anılardan tarih olarak sonuncusu, ama önem olarak açık ara birincisi, 16 dakikalık uzatmayla gelen şampiyonluk. O maça gidip gitmeyeceğim şüpheliydi, ama sezonun son maçı olması nedeniyle gitmeye karar vermiştim. Kayserispor’u 3 farkla yenerken, maçın sonlarına doğru Denizli’nin öne geçmesi, Sonra Fenerbahçe’nin beraberliği yakalaması zaten yeterince havayı germişti. Tribündeki tek ses, nefes sesi ve sağ üst çaprazımızdaki amcanın radyodan dinlediği Denizli-Fenerbahçe maçı idi. Diğer maç 1-1 bitince, zaten film koptu. En son Sami Yen çimlerini öpüyordum. Bir de dönüş yolunda, belediye otobüsü içinde yanan meşale var ki, o da ayrı olay…

Oradaydım:

Bunların dışında da aslında çok anı var, ama çok uzatmak istemiyorum. İsteyen buradan biraz daha fazlasına, kısa kısa da olsa, ulaşır zaten… Yazamıyorum, hisliyim bugün, Sami Yen’e veda ediyor takımım.

Benim içinde bizzat olmadığım, ancak televizyondan takip ettiğim bir anı daha var. Bunu yazmamak olmazdı. Bu andan sonra, Türkiye’de tribün adına her şey değişti. Melale yasaklandı ve daha iyisi olmadı…

Ait

Dün, yavaş yavaş aidiyetimi yitirdiğimi düşündüğüm yerden, kendimi hiç ait hissedemediğim, yaşadığım şehre geldim. Burası bıraktığım gibi: Soğuk, karlı, pis ve itici. Sadece idare edilesi bir yer yani. En azından benim için, sevilesi değil asla. Ama bir şekilde idare ediyoruz işte.

Buraya geldikten sonraki ilk İstanbul gezim, 4 hafta civarıydı. Çok güzel geçen günlerim vardı. Dönüşünde ise her şey altüst idi. Kendimi toparlayabilmem, yeniden belli şeylere odaklanabilmem çok uzun sürmüştü. O zamanlar her şey farklıydı, heyecanlar vardı, bilmediklerim, umduklarım, vesaire.. Şimdi bazı şeylerin aslında toz pembe olmadığını gördüğümden olsa gerek, İstanbul dönüşleri de eskisi kadar sıkmıyor canımı. Çünkü iki taraftaki hayatı birbirinden ayırmayı öğrendim. Öğrendiğim başka bir şey daha var, o da İstanbul’a alışmadan geri dönmek.

Ben, eğitimim ve geleceğim için bir hayatı ardımda bıraktım. Hayatı geride bırakmış olmam durumu gerçek. Sevdiklerim, arkadaşlarım, dostlarım, hayatımdaki en önemli yaşayan kadınlardan biri, hepsi orada kaldı. Bazı şeylerin farkına çok geç vardım, sonra geldi aklım başıma. Ama sonradan gelmesi de aslında bir işe yaramadı ya, neyse. Tüm bunları kaldırabilmek ve buradaki oraya kıyasla yarıdan bile altta olan hayat standardına ve sosyal durumlara alışmak, kabullenmek, gocunmamak zaman aldı. Zamanın yanında, başka şeyler de aldı benden, götürdü. Mesela, tad alma duyumu da orada bırakmışım, farkında değilmişim. Yeni yeni anlıyorum bazı şeyleri, gidip geldikçe.

Tüm bunları kaldırabilmek için tek yol varmış meğersem, bunu kavradım artık: İstanbul’a alışmadan, ait olmadan, aidiyeti yitirerek yaşamayı öğrenmek. Bunu kısmen de olsa başarmış durumdayım şu an. İstanbul’a gittiğimde, öncelikle çok uzun kalmıyorum. Bunun yanında, evime değil, tatile gidiyorum kendimce. Gidince canım dediğim insanları görüyorum, alışmadan geri geliyorum. Ait olmadan…

Ama yine de ufak da olsa bir sorun var: Buraya da ait olamıyorum…

Biterken “Cem Adrian – Ağladıkça” çalıyordu…