Geç

Geç kalıyorum hayata…

Şu an içinde bulunduğum durumu anlatan en güzel cümle bu bence. Ne yapsam/yapmak istesem, birileri benden önce yapmış oluyor. Geçtiğim yollar yürünmüş. Karlı yollarda başkalarının ayak izleri var bu ara…

Beraber yola çıktığım insanlar, çok öndeler benden. Sonu aynı olan ama bir dönemeçte farklı yöne saptığım için onlarınkine nazaran çok daha dikenli, çok daha engebeli bir yoldan, daha uzun sürede ulaşıyorum. Yol düzse bile, ayağım kayıyor, düşüyorum. Kalkıp tekrar yola koyulmak da her zaman biraz daha zor oluyor bir öncekinden. Kırmızı başlıklı kız saflığında, buna aldırmıyorum bazen, ama sonunda kurtla karşılaşmak da var. Üstelik, acı gerçek şu ki, geri dönmek için de çok geç artık…

Benden sonra yola çıkmış insanlar, benden önce varacaklar belki de hedefe. Yollarını bilmiyorum. Engebeliyse bile, bunun üstesinden gelebiliyorlar. Bense sadece onlar için seviniyorum, kendi çaresizliğimi düşünüp…

Dedim ya, geriden geliyorum. Her gün biraz daha geriye düşerek üstelik…

Biterken “Serkan Çağrı – Rüya” çalıyordu…

Dışarı Çık!

En çok haftasonları özlüyorum İstanbul’da olmayı. Hele ki son zamanlarda, sosyal ağlar ve bilimum diğer internet tabanlı araçlar sayesinde, insanların ne kadar da güzel zaman geçirdiklerini gördükçe insan özlüyor, ister istemez.

Ben, How I Met Your Mother dizisini severim. İçinde kimi zaman özlem duyduğum, kimi zaman da imrendiğim, ama ulaşma olasılığımın çok düşük olduğu ve benim bunu yeni farkettiğim, kabullendiğim, bu sayede de daha mutlu olmaya başladığım şeyler içeren bir dizi. Kendimde isteyip de bulamadıklarımı, oradaki karakterlerde bulduğum için de izlemekten çok keyif alıyorum. Bir de Kavak Yelleri vardı, ama artık dayanılmaz bir durum aldığı için, onu bıraktım bir süre önce.

Bugün, İstanbul’da yaşayan bir arkadaşımın, hava süper olmasına rağmen dışarı çıkmak istememesi üzerine özlemim depreşti ve How I Met Your Mother’da geçen benzer bir olay aklıma geldi. New York dışından, New York’a gelen biri, dışarı çıkmak istemeyen insanları çıkmaya razı eden, tarihi bir tirada imza atmıştı. O zaman oldukça gülmüştüm. Artık anlıyorum, insanların elindekinin kıymetini bilmemelerinin ne olduğunu (Bu kısım, o arkadaşımdan tamamen bağımsızdı). Bunun üzerine ben de o dizidekine benzer bir tirad attım ama, işe yaramadı:

Dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşıyorsun, şu anda Denizli’de, Çorum’da, Karlsruhe’de ve hatta Münih’te senin yerinde olabilmak isteyen ama her yer kapalı olduğu için (pazar günü, malum), Starbaks, kilise ya da eve tıkılmış insanları düşün! Kahve içmeyi mutluluktan sayanları düşün! Ve onlar için çık dışarı, gez!

Ama dedim ya, işe yaramadı…

Biterken Mercan Dede – Napas çalıyordu.

Bit…

2005 imiş, baharmış. Analiz 2 sınavından çıkmışık. Çıkışta Aylin’in başından aşağı şu dökmüşük. Bit’e atlayıp, Dilara’yı Kabataş’a, okuluna bıraktıktan sonra 4 kişi olaylı bir köprü geçişinden sonra, Fenerbahçe’ye gitmişik. Orada takılmışık bir süre. arabanın sağ marşpiyelini aramızdan biri annesine yalan söylerken mahvetmişik. Sonra Acıbadem’de Nautilus’a gitmişik, oksijenli Kosla almışık, temizlemşik arda kalanları. Sonra herkes evine gitmiş.

Bu günü hiç unutmamışık…

“Müzik vardı, İnsanlar Onu Keşfetti”

Müzik… Kimine göre, ruhun gıdası, kimine göre sabah ve akşam arabada/otobüste/yolda zaman geçirme aracı, kimine göreyse hayatın ta kendisi. Benim içinse, hepsinin bir harmanı.

Müzik dinlemeyi severim. Bir süredir de klasik gitarla klasik müzik yapmaya çalışıyorum. Çok iyi İyi olduğum pek söylenemez. Repertuarım çok kısıtlı. Ders aldığım hocam, oldukça iyi bir müzisyen. En büyük şansım da bu oldu herhalde. Ama, arada dinliyor gitarım beni, ben onu. Anlatmaya çalışıyorum, elimden geldiğince. Ama motivasyonum bu aralar çok azaldı. Bir dönem fotoğraf konusu da öyleydi. Bu aralar hız verdim. Belki bir gün gitarımla da yeniden barışırız, kim bilir…

Müzik, beni benden alıyor ve başka yerlere götürüyor zaman zaman. Mesela, Erkan Oğur‘u çok severim. Yaptığı işleri, duruşunu, kendini tanımlamasını, hemen hemen her şeyini… Şu anda aklıma ilk gelen, Erkan Oğur olur. Diğer sevdiklerim, ondan sonradır. Ayrıca Türk müziğindeki seslerin tamamını çıkarabilmek için, perdesiz gitarı icad edip, ona sonsuz perdeli dediği gerçeğini de belirtmeden geçmemeliyim.

En son İstanbul seyahatimde, ömrüm boyunca unutamayacağım bir şey yaşadım. Erkan Oğur üstadın eline el, sesine ses sürme şansım oldu. Çocukluğumun geçtiği sokakta, hiç ummadığım, küçücük bir enstrüman atölyesinde gördüm onu. Gittim, elini sıktım, selam verdim. Bu anı unutabileceğimi sanmıyorum.

Benim müzik yaşantım(aktif/pasif) her zaman böyle değildi. Gitar eğitmenimle çalışmadan önce, ne klasik müzik dinlerdim, ne de klasik gitarın klasik müzik yapmak için olduğunu bilirdim. Zaten, benim klasik gitara başlamam da, aslında bas gitar çalma isteğimden geliyor. Metal müzik dinlediğim dönemlerde merak saldığım bas gitarı çalmadan önce armoni konusunda biraz bilgilenmem gerektiğini öğrendim, ve gitar dersi almam gerektiğini düşündüm. Bu muhteşem dünyaya, gerçek müziğin dünyasına girmem ise, tesadüfen de olsa, gerçekten müzik eğitimi veren, “Akdeniz Akşamları” türevlerini değil, “müzik” öğretmek isteyen bir gitar eğitmeniyle çalışmış olmamdan kaynaklanıyor. Meğer neler kaçırmışım bugüne dek…

Son olarak da şunu belirteyim. Bizim topraklarımızın müziği, inanın pek fazla yerde yok. Türküleri, ağıtları, oyun havaları, şarkıları, hangi dilde olursa olsun, o dili bilmenize gerek de olmadan üstelik, sizi alıp bir yerlere götürebiliyor. Bunlara sahip çıkmak gerek. Son zamanlarda sahip olduğum fikir, burada da geçerli. Güney ülkeleri(Türkiye, İspanya, Yunanistan, Fransa, vb.) nasıl yaşanması gerektiğini biliyorlar. Orta ve kuzey Avrupa ise, sadece yaşadıklarını düşünüyorlar…

Not: Başlıktaki söz, Erkan Oğur’a aittir. Bu videonun 3:43’ten sonrasında söylemektedir.

Biterken “Erkan Oğur – Pencereden Kar Geliyor” çalıyordu…