Bugün akşamdan itibaren, yeni bir hayat bekliyor olacak beni. İş hayatının getireceği yeni şeyler inanılmaz heyecan duymama neden oluyor.

Ama bir yandan da duygusalım. Ne bileyim, zaman zaman dönüp ardıma bir bakıyorum ardımda neler bırakmışım diye. Bugün de o günlerden biri. Ardıma bakıyorum, ve şunu görüyorum: Hayatıma girmiş ve şu anda eskisi kadar olmayanları çok özlüyorum. Bazen çaktırmamaya çalışsam da, buralara gelmeden önceki eski hayatımı özlüyorum.

Bugünlük bu kadar. Bazen çok şey söyleyemiyor insan…

Her Zaman Düşündükleri Olmuyor İnsanın

Selam, sevgili blogum*! Nereden başlasam, şu an ben de bilmiyorum aslında. Ama bu akşam biraz, nasıl desem, hüzünlü gibiyim. Nedeni sanırım yeni bir şeylere başlıyor olmam üzerine düşüncelerim. Bilmiyorum, aslında her gün böyle değilim, sadece şu an bu şekilde hissediyorum.

Perşembe günü, işe başlıyorum. Ömrümün gerçek anlamda, tam zamanlı çalışacağım ilk işi. Haliyle oldukça yeni bir şey benim için. Bu yeniliğin getirdiği heyecan bende bambaşka heyecanları da doğurmuyor değil. Planlar yapıyorum kendimce, ilerisi için. Üstelik, az önce How I Met Your Mother dizisini izlerken duyduğum “Tanrı’yı güldürmeyi istersen ona planlarını anlat.” (Woody Allen) sözünü de umursamadan…

Hayaller kurmak, planlar yapmak kötü şeyler değil, hemen yanlış anlama be blog. Gerçekleşmese bile onları ilk oluşturduğun zamanlarda seni oldukça mutlu ederler. O an, kendini kendin olmaktan çıkartıp (genellikle) çok daha iyi bir yerdeymişsin gibi düşünürsün. Bununla da kalmaz, onu yaşarsın kendi kafanda ve bu haldir işte seni mutlu eden: bir an için bile olsa o hayatı yaşıyor olmak.

Buraya nasıl geldim? Dedim ya, yeni bir işe başlıyorum. Yapım gereği, bugüne dek hayallerimin peşinden koşamadım, öyle bir lüksüm olmadı çünkü hiç. Kolay zamanlardan geçtiğim söylenemez. Bunun ardına sığınıyor değilim. Ama yine de yaşadıklarımın etkisinden olsa gerek, bu halim mevcut. Ama en çok istediğim de bir gün bu huyumdan vazgeçebilmem (yine planlar yapıyorum).

Konuya dönersek, benim de çalışma hayatımla ilgili planlarım vardı. Ve bunlar şimdikinden çok farklıydı. Mesela, bir büromun olacağını, hatta bir şirket kuracağımı falan düşünmüştüm. Biraz fazla internette başarısı hikayesi okuyorum sanırım. Ama yine de, yazılım geliştirme ile uğraşmaktı niyetim. Şimdiki işim ise, danışmanlık. Evet, içinde yazılım geliştirme de var, ama bu işe başvurana dek düşündüğüm gibi, genel geçer programlama dilleri kullanarak değil. Bu tam olarak beklemediğim, planlamadığım bir durum olduğundan, mental olarak ne kadar hazır olduğumu bilmiyorum. Bunu Perşembe günü göreceğiz.

Oysa benim hayallerim, beklentilerim farklıydı. Bir fikir bulup, onu gerçekleştiren, web tabanlı bir program yazacaktım ve o, benim ürünüm, piyasada yer bulup bana para kazandıracaktı. Plan buydu. Silikon Vadisi’ndeki abiler gibi olmasa da, bir şekilde bir yer edinecektim kendime (ve birlikte çalıştığımız arkadaşlarıma). Şimdi ise, danışman olarak, çok daha farklı koşullarda çalışacağım. Kötüdür demiyorum, asla. Ama ne bileyim, dedim ya, aklımda yoktu hiç. Ve bilinmezler insanı korkutur, kanun budur.

Bu düşüncelerden tek çıkış yolum ise şu: Beğenmezsem, bana uymazsa işimi değiştirme şansım var. Var, değil mi?

Not: Fotoğraf, şu anki halimi sergiliyor. Yazının içeriği ile ilgisiz.

* Çok sevdiğim birinin bu isimde bir blogu var ama bayağıdır yazmıyor. Keşke daha sık yazsa 🙁

Yalnızlık Üzerine Saptamalar

Aslında her şey, yaşanmış çeşitli olayların sonucu galiba.

Mesela ben, uzunca bir süredir yalnızım. Bu cümlenin bir çok anlamı olabilir: Yalnız yaşamak, aileden uzak olmak, arkadaşlarından uzak olmak, arkadaşlarına yakın olmak ama çok görüşememek, karşı cinsten biriyle duygusal olarak bir birliktelik içinde olmamak, birliktelik olsa bile bu birlikteliği bir arada yaşamamak, vb. Benim yaşadığım yalnızlık ise bunların tamamı olarak değerlendirilebilir (Zihinlerde canlanamayacak tek kısım arkadaşlık ile ilgili olan kısım olabilir. Ona açıklık getirmek gerekirse, bir süre önce terk ettiğim eski  hayatımda bıraktığım arkadaşlarım ve şu anki hayatımda bulunan ve bu bulunma durumunun iş/okul gibi çeşitli nedenlerle fiziksel ya da ruhsal bağlamda sekteye uğraması durumu düşünülmelidir).

Bu total yalnızlık durumu, aslında benim verdiğim çeşitli kararların sonucu. Ve her şeyin başı, egoist ve benci bir tavır olarak da görülebilecek bir süreç olan yurtdışında gerçekleşmiş olan ve bir süre önce sona ermiş olan yüksek lisans tercihim.

Bu tercih, neleri değiştirdi? Aslında temelde hemen her şeyi değiştirdi. Örneğin, ailemle birlikte sürdürmekte olduğum yaşantım, bir anda tam zamanlı bir yalnız yaşama dönüştü. Evet, arada sırada gerek benim gitmem, gerekse ailemin gelmesiyle bir bakıma şehir dışında yaşamaktan çok da farklı olmasa da, şehir dışındaki ama yurt içindeki yaşantının sosyal bağlamda eski hayata oldukça yakın olması, bu durumun şehir dışında ancak yurt içinde yaşamaktan ayrılmasına yol açıyor.

Yeni hayata atılan bu ciddi adıma bağlı olarak geride bırakılan hayat ve bu hayatın devam etmesi durumu, aslında insanın yaşamadan bilemeyeceği ve bilmek de istemeyeceği bir durumu ortaya çıkarıyor: başkalaşma ve ötekileşme. Eski bir hayatın içinde bulunduğunuzda, o hayat sizinle ve çevrenizdeki insanlar ve olaylarla devam ederken, siz bu hayattan çıkıp da başka bir hayata saptığınızda, anılarınız eski hayatınızın bıraktığınız safhasında sıkışıp kaldığından, o hayatın devam etmesi, sizin çok da farkında olamadığınız bir durum oluyor. Ancak, bunun tam tersine, o çıktığınız eski hayat, aslında olanca hızıyla devam ettiğinden, gerek aileniz, aile çevreniz, yakın çevreniz ve uzak çevreniz gibi çemberlerde içten dışa doğru azalan bir silinme yaşıyorsunuz. Bu ne demek? Bu, arkadaş çevrenizin sizden çok zaman geçmeden yavaşça ve derinden uzaklaşması demek. Bunu, size yakın olan insanların dışındaki tüm insanlar için tümevararak kabul ettiğimizde ise, ortaya çıkan sonuç, benim mantığımın aldığı seviyede şu şekilde: Çember ne denli genişse, o kadar kolay dağılıyor.

Peki, bunların nazarında düşündüğümüzde, ikinci tip yalnızlık şöyle açıklanabilir mi? Siz bir hayattan çıkıp gittiğinizde ve ara sıra dönüp baktığınızda gördüğünüz eski anıların, eski yaşanmışlıkların kalmadığını görmek de aslında bir bakıma yalnızlık olmuyor mu? Yani, eskiden sizin arkadaş çevreniz denen sosyal çemberde olan insanlar, kısa bir süre sonra çekimden ayrıldığı için, siz daha da yalnızlaşmış sayılmıyor musunuz?

Bir diğer konu ise, girilen yeni hayattaki yalnızlığınız. Aslında her şey, o hayata başladığınızda başladı. Yeni bir şehirde, genellikle yalnız başladığınız yolculuğunuzda, bir süre sonra karşınıza çıkan ve hayatınıza (ne sıfatla olursa olsun) giren/girmiş olan/girecek olan insanların aslında bir süre boyunca yeterli derecede yakın olmaması dolayısıyla, eski hayatınıza göre bir yalnızlık yaşamıyor musunuz? Bu yalnızlık durumuna, yaşadığınız yere bağlı olarak eklenen zamansal ve mekânsal sorunlar da bu durumu aslında zorlaştırmaktan öteye gitmiyor mu? Yani, eğer çok çalışılması gereken ve bu bağlamda insanların başka şeylere daha az zaman ayırdığı kentlerde birbirleriyle arkadaş olan ancak yeterince birlikte zaman geçirmeyen insanların toplamını düşününce, yalnızlık durumunun ortadan kalkmadığı savunulabilir sanırım.

Bu noktalara ek olarak, hayatınızda sevginizi paylaşabileceğiniz bir kişinin olmaması sonucu oluşan yalnızlık durumu da aslında tüm bu anlatılanların toplamı kadar rahatsız edici bir durum. Çünkü, insanlar yüzyıllardır bir eş sahibi olarak hayatlarını devam ettirmişlerdir. Bu, hayvan olmanın gerektirdiği koşullardan biri olan üreme durumuyla doğrudan bağlantılı olsa da, duyguların devreye girmesiyle insanların birbirleriyle paylaştıkları anların varlığı açısından da gereklidir. İşte benim de şu an en çok sıkıntı çektiğim yalnızlık şekli, budur. Zira uzun  bir zamandır –ki gerçekten uzun sayılabilecek bir zamandan bahsediyorum- bir sevgili, kız arkadaş ya da adı her ne ise, bu konumda bir insan hayatımda yok. Zaman zaman küçük olasılıklar olsa da, henüz tam anlamıyla bir durum söz konusu değil. Ancak son günlerde “belki” dedirten olayların yaşandığını da göz önüne alırsak, durumun bundan sonraki gelişimi konusunda bir yorum yapmak çok da doğru değil.

Tüm bu yazdıklarım, sadece benim gördüğüm/hissettiğim şeylerin özeti aslında. Ben ne bir sosyolog, ne de bir psikoloğum. Bu yüzden de, yazdıklarım belki doğru, belki de değil. Ama bu blog benim için bir rahatlama ortamı. Bu yüzden de doğru olup olmaması çok da önemli değil aslında.

Biterken “Karmate – Nayino” çalıyordu…