her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil

berlin‘e son gittiğimde, hipster denen bir kelimeden ne kadar daha bihaber olacağımı bilmiyordum. bundan hemen hemen 9 yıl önce, interrail ile ziyaret ettiğim berlin’i, geçen hafta sonu yeniden ziyaret ettim. üstelik, bu kez ne kadar da değişmiş olduğunun yüzüme vuruluşuna şahit olarak.

berlin’e bir önceki gidişimle ilgili anımsadığım şeyler artık sınırlı. insan, zaman zaman hafızasını tazelemeli ve kimi anıların üzerine yenilerini eklemeli, aksi halde unutuluyor zamanla bazı şeyler. buna dahil olan kentlerden biri de berlin. ne zamandır ziyaret etmek istiyordum, geçen hafta sonuna kısmetmiş.

cumartesi sabahı kargalara veda etmeden “uyandırmaya kıyamadım” notumu bırakarak, saat 0515’te havalimanına doğru yola çıktım. 0645 uçağıyla berlin schönefeld havalimanına yaptığım yolculuğun ardından, bir entegrasyon abidesi olarak günlük toplu taşıma biletimi edinip, ardından gettoları yara yata ilerleyen banliyö trenine atlayıp, saat 9’da berlin mitte bölgesinde iki günümü geçireceğim “rehberim”in yanına vardım.

şapşahane bir kahvaltıyla güne başlayıp, prenzlauer berg mahallesine doğru ilerledik. kafeler ve küçük tefek bir sürü dükkanı sağımızda ve solumuzda bırakarak ilerlerken, hamburg’daki kurtarılmış bina rote flora benzeri başka bir bina olan tuntenhaus‘un önünden geçtik. dünya üzerindeki sistemin çarklarından ve bunların ne kadar kötü olduklarından bahsediyordu (bu konuda olumlu ya da olumsuz herhangi bir yorum yapmıyorum, sadece buraya bırakıyorum. herkesin görüşü kendine sonuçta).

prenzlauer berg’in ardından, bernauer straße üzerinde bulunan ve berlin duvarı‘ndan geriye kalan bir kısmın sergilendiği açıkhava müzesine ilerledik. burada hem duvara dokunmak mümkün, hem de yolun hemen yanında bulunan platforma çıkarak, duvara, gözetleme kulesine ve nice insanların vurulduğu alana yukarıdan bakarak boyutları daha iyi anlamak mümkün oluyor.

müzenin hemen ardından, artık kentin daha önce görmediğim diğer kısımlarına doğru yola çıktık. hedefimiz, spree nehri üzerinde bir tekne gezisine katılıp, kent merkezini gezme planımız vardı. ancak, hava koşullarından dolayı, gezi olmayınca, biz de yürüyerek kenti gezmeye devam ettik. bir kafeye girmek istediysek de, sırada bekleyen – abartmıyorum – 30’a yakın kişiyi görünce vazgeçtik. yönümüzü gendarmenmarkt tarafına çevirip, berlin’in güzel binalarından üçünün bulunduğu o keyifli meydana vardık. küçük bir atıştırma ile öğle yemeğini geçiştirip, gezimize kaldığımız yerden devam ettik.

bir sonraki durak, eskiden türkiye kökenlilerin yoğun olarak bulunduğu, ama son zamanlarda özellikle hipster ve sanatçı akınına uğramış olan kreuzberg‘di. dolu olduğu için es geçmek zorunda kaldığımız kahve molasını burada vermekte karar kıldık, ve biraz dolandıktan sonra bir yere oturduk.

otelime saat 18’den önce check-in yapmak zorunda olduğumdan, kahveden sonra yeniden yola çıkma zamanıydı. yemek için bir restoranda rezervasyonumuz vardı ve orada buluşmak üzere sözleşerek, ben otele, arkadaşım ise evine doğru yola çıktık.

az da olsa dinlendikten sonra, güzel bir akşam yemeği ve biraz da yemek sonrası bar keyfiyle günü sonlandırdık. günün yorgunluğuyla nasıl uyuduğumu ben de anımsamıyorum 🙂

berlin seyahatimin en ilginç anısını sizinle özellikle paylaşmak istiyorum.

ertesi sabah kahvaltı için yeniden buluşmak üzere otelden çıktım. tramvaya bindim ve bilet satınalmak üzere otomatın önüne gittim. ancak küçük bir sorunum vardı: bozuk param yoktu ve otomat ne kart, ne de kağıt para kabul ediyordu. bu yüzden tramvayın içinde fellik fellik beş avro bozabilecek birilerini arıyordum. yaklaşık on kişiden sonuç alamayınca, en son umudumu da kaybetmişken, nazik bir afrikalı (veya amerikalı) hanımefendiden dört yuro ve bilmemkaç sent çıktı. dedim ki tamam, bana uyar. olur mu olmaz mı tartışırken, en sonunda ona olmak zorunda olduğunu, aksi halde bilet alamayacağımı söyledim. o da ne yaptı dersiniz? gülümsedi ve bana bilet parasını uzattı, gerisini çantasına attı, “haydi gidin ve biletinizi alın” dedi. ne kadar ısrar ettiysem de, paramı almayı kabul ettiremedim. en sonunda pes ettim, defalarca teşekkür ettim ve biletimi aldım. bir kez daha teşekkür etmek için arkamı döndüğümde, inmişti. ne diyeyim, kahramanlar (sonuçta sayesinde günü kurtarmış oldum) her zaman bir kimlik sahibi olmuyor, bazıları anonim kalıyor. bu da böyle bir anı olarak kalacak bende. yazının üst kısmındaki büyük fotoğraftaki bilet işte o bilet :).

gün güzel başladı, güzel bir kahvaltıyla devam ediyordu ki, yağmur tüm planları altüst etti. yeni bir plan yapıldı ve arkadaşımla müze gezmek konusunda fikir birliğine vardık. hedef olarak, c/o berlin müzesindeki fotoğraf ağırlıklı sergileri seçmiştik. arabaya atlayıp, müzeye doğru yola çıktık. ben en çok doğu almanya’yı belgeleyen fotoğraflarla ulrich wüst sergisini beğendim. gerçekten saygı duyulası işler.

artık bir kahve molasının daha zamanı gelmişti. sanırım berlin’de en sevdiğim yan, kahve kısmı. bunun için hayvanat bahçesi yakınlarındaki (önünden geçerken christiane f.‘ye selam çakmayı da unutmadık tabii ki) monkey bar isimli mekan müzeye çok yakındı. oradan berlin’e bakmak, ayrılmadan önce yapmak için ideal. kahve ritüeli bitti sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

ardından, modern işler içeren hamburger bahnhof‘u ziyaret etmek istedik. ama berlin, yağmur, kapalı alan aktivitesi üçlüsünün kaçınılmaz bir sonucu olarak, metrelerce kuyruk vardı. bu yüzden anında vazgeçip, berlin’i otomobille dolaştık. bir iki turistik yeri gördük, ve ardından da karnımızı doyurmak üzere bir burgerciye gittik. sonrasında ise, tabii ki kahve molası. üstelik bu sefer hamburg kültüründen kopup gelmiş bir kafede 🙂

günün sondan bir önceki kahvesinin ardından (bir kahve de havalimanında), artık köln’e yolculuğa gelmişti sıra. bu sefer tegel havalimanı‘nı kullanarak eve dönüş yolculuğuna başladım. bundan sonrası artık pazartesi hazırlıkları…

bu noktada kısa bir paragraf açmak istiyorum. benim önceki gidişimden bugüne berlin çok değişti. bundan birkaç yıl öncesinde almanya’nın en fakir büyükşehrin tüm sorunlarını bünyesinde barındıran bir kentten, tüm dünyanın ilgi alanı haline gelmiş bir kente dönüştü. hayat pahalandı, ev fiyatları artıyor (üstelik bu sosyal açıdan sıkıntı yaratacak düzeyde)… bunun yanında karşımıza çıkan oldukça genç, dinamik ve tarihsel açıdan son derece zengin bir kent. bunun yanında, benim açımdan kafeleri, vespa özelinde tarihin derinliklerinden kalan o motorlu taşıtları ve hayatın genel hali oldukça çekici. son zamanlardaki girişimci akınından kaynaklanan ekstra dinamizm ve insan ilişkilerindeki ekstra açık hal, berlin’i çok keyifli bir kent kılıyor.

yani, her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil.

hamiş: ne yazık ki her bilginin türkçesini bulmak mümkün olmadı. bu yüzden verdiğim linklerde sırasıyla türkçe, ingilizce ve almanca dillerini kullanmaya dikkat ettim.

Bir Cevap Yazın