sadece rüzgar

beni tanıyanlar ve bir süredir takip edenler bilirler ki, ben denizi severim. denizden çıkan ürünleri yerim, yanında kendimi huzurlu hissederim. çocukluğum istanbul’un maltepesi’nde, “yalı” mahallesinde geçmiştir (egeliler için “yalı” kelimesi durum konusunda yeterince açıklayıcı olacaktır. egeli olmayanlar için, deniz kenarında bir mahalledir efendim yalı mahallesi. eskiden oldukça güzeldi, şimdilerde fazlasıyla kalabalık). ondan olsa gerek, deniz önemli benim için. hatta iyot kokusuna zaman zaman o kadar özlem duyuyorum ki, sabiha gökçen havalimanı’na indiğimde iyot kokusu duyuyormuşum gibi oluyor (bilmeyenler için söylüyorum, sabiha gökçen havalimanı denize kuş uçuşu yaklaşık 5 km).

böyle bir yaşam süren biri için tabii tekrar denize kavuşma olasılığı oldukça heyecan verici oluyor. geçen yaz böyle bir fırsattan istifade kiralık bir teknede başladı benim kişisel anlamda gerçek yelken maceram. teknemiz, artık üretimde olmayan beneteau oceanis 343 marka-modele sahipti (şu an üretimine devam edilen muadil model beneteau oceanis 34). tekne yaklaşık 10 metre boyunda ve 6 kişi kapasiteyle kullanılabiliyor. genel bir gezi için oldukça yeterli ve keyifli bir tekne. üzerine çok güzel bir ekip de eklenince tadından yenmez oldu.

bu tip bir gezi, insanın hayatında çeşitli şeyleri değiştiriyor. bunların başında ise elindekiyle yetinmek geliyor. çünkü (mecburen) öğrenilmesi gereken en önemli şey, elindeki kaynakları sınırlıyken yaşama zorunluluğu. eğer teknedeki herhangi bir kaynak (elektrik, temiz su, yiyecek, içecek, pis su tankındaki yer) dikkatli kullanılmazsa ne yazık ki bitiyor. bu da yapılan rota planlamasını sekteye uğratabilecek bir konu. o yüzden bunu öğrenmek gerekiyor. bu yüzden de konaklanacak koylarda eğer bir restoranın iskelesine bağlanılmayacaksa daha dikkatli su ve elektrik harcanmasında fayda oluyor. eğer bağlanılacaksa zaten sorun yok, oralarda tuvalet ve duş da dahil her şeye hemen hemen ücretsiz ulaşılabiliyor (restorandan faydalanmak ön koşul tabii).

gezimiz, marmaris‘te bulunan netsel marina‘da başladı. kaptanımız rolündeki amcam da dahil olmak üzere toplamda üç kişi bir gün öncesinden orada bulunmamızdan dolayı ilk geceyi marinadan çıkmadan teknede geçirdik. bu, genellikle normalde yapılan bir şey değil ancak bir önceki hafta aynı tekne yine amcam kaptanlığında denizde olduğu için arada kalan bir gün sorun olmadı. ertesi gün geri kalan iki kişi de istanbul’dan geldiler ve artık demir almaya hazırdık.

teoride!!! çünkü hazır olan sadece ekip kısmı :). zira öncesinde alışveriş ve tekne teslimi işlemleri yapılmak zorunda.

alışveriş yapılabilecek iki tane süpermarket var. bunlardan biri marina içindeki süpermarket, diğeri de arabayla 15 dakika civarında bir sürede ulaşılabilecek nispeten daha büyük ama uzak olan bir süpermarket. avantajı, aldıklarınızı ücretsiz olarak tekneye gönderiyorlar. yani ekstra lojistik sorununuz olmuyor.

alışverişimizi tamamlamamızın ardından, yaptığımız alışveriş teknemize gelene dek biz de marinadaki işlerimizi halletmek üzere geri döndük. bu sırada da teknemizin son kontrolleri yapıldı ve teslim işlemleri tamamlandı. yaptığımız alışveriş de gelip yerleştirme işlemlerinin yapılmasının ardından artık denize çıkma zamanı gelmişti.

gezimizin ilk durağı, marmaris’e çok uzak olmayan çiftlik koyu idi. bu koy, girişinde bir ada bulunan ve bomboş olmasa da bakir bile sayılabilecek bir koy. orada bulunan ve teknecilerin yoldaşı iskelelerden birine bağlandık. zaten marmaris’ten öğleden sonra denize çıktığımızdan, yakın bir koyda konaklamak için durmak pek de kötü bir fikir olmuyor. restoranı bir öğün kullndığındığınızda, teknenin iskelesine bağlanarak temiz su ve elektrik alabiliyorsunuz.

ertesi gün uyandığımda öğrendim ki, bundan üç aşağı beş yukarı 10 yıl önce yaptığım ve pek de sevmediğim bir marmaris tatilimi geçirdiğim koy, çiftlik koyu imiş. neyse ki bunu öğrendiğimde o koyda yeterince zaman geçirmiştim ve önyargılı başlamam pek mümkün olmadı. objektif değerlendirme sonrasında söyleyebilirim ki, çiftlik koyu güzelmiş, mesele o oteldeymiş aslında :).

çiftlik koyu ardından bir sonraki durak olan bozukkale‘ye doğru yola çıktık. bozukkale, ege kıyılarındaki antik şehirlerden biri. burada da bir gece geçirdik. marmaris çevresindeki çoğu koy gibi burası da oldukça keyifli bir koy. eski zamanlardan kalma “bozuk” bir “kale”si var. bu kale zamanında girit ve bizans tarafından askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. biz karaya çıkıp gezmemiş olsak da, treking imkanı sunabilecek bir koy. o açıdan genel olarak oldukça keyifli.

üçüncü durağımız, pek sevgili ortaçgil‘in de yılın yarısında yaşadığı bozburun idi. ancak bozburun’a vardığımızda saat biraz erken olduğundan,  öncesinde hemen hemen tam karşısındaki küçük koy oğlanboğuldu’da bir süre demirledik. özellikle denizin rengi oldukça iştah açıcıydı ve bir kaç saat orada konaklamak hiç de fena değildi.

bozburun’a yaklaşırken sizi bir ada karşılıyor. bu adanın yanından geçip, limanına girdiğinizde sizi küçük bir balıkçı kasabası ve bana göre biraz da cittaslow havası taşıyan bir hayat karşılıyor. her şey çok butik, çok küçük, çok sade ve inanın çok güzel! bu nedenlerle olsa gerek, bozburun, beni bu gezide en çok etkileyen yerlerden birincisi oldu. hayatımın ilerleyen yıllarında bir süreliğine ya da geri kalanı için yaşamayı düşünebileceğim bir yer. gerçi klasik türk kafasıyla apartman dikilmeye başlanmış. benim beğendiğim şekliyle kalacağından biraz şüpheliyim açık konuşmak gerekirse. ama marmaris’in genelinde bu durum hakim, bozburun bundan şimdilik az etkilenmiş görünüyor. bu konuya dair bir kaç sözüm daha var, ama onlar bu yazının sonunda.

bozburun’dan sonraki durağımız eşsiz deniziyle dirsekbükü oldu. dirsekbükü ile ilgili yazacak çok şey var ama benim türkçe’m ne  yazık ki pek yeterli olmayacaktır. ancak şöyle söylemem mümkün. dönüşte alacağımız yolu uzatıp (tek seferde daha uzun mesafe, daha fazla stres ve yorgunluk demek) orada bir gece daha kalmayı tercih ettik. dirsekbükü, oldukça bakir bir koy. hatta deniz dışında pek de ulaşımı mümkün görünmeyen, koy içinde sadece bir restoran barındıran bir koy. restoranda fiyatlar tek olmanın da sonucu olarak yüksek. ama koyun güzelliği buna değer. eğer bizim gibi açıkta demirleyecekseniz, restorana uğramak mecburi değil.

dirsekbükü’nün ardından, geri dönüşe geçtik. son durak olan çiftlik’e vardığımızda son kahvaltımızda durumun farkına varıp hüzünlenmemek elde değildi. güzel bir son gün kahvaltısı, bu hüznü biraz olsun hafifletti.

bu güzel kahvaltının ardından, marmaris marina’ya doğru yelken açtık. marina girişinde bulunan yakıt istasyonunun önünde biraz sıra beklemiş olsak da, sağ salim bir seyri tamamlamanın vermiş olduğu hafiflikle o geceyi de teknede geçirmek üzere marinaya girip tekneyi bıraktık. artık bir sonraki gezinin planlaması ve gün sayma işlemi başlamıştı.

son olarak, dikkatimi çeken üzücü bir duruma ucundan değinmek istiyorum. marmaris’e girerken, yakın tarihimizdeki inşaat çılgınlığını görüp de hüzünlenmemek elde değil. içinden de belli oluyor ama denizden limana yaklaşırken karşınızda yüksek ve geniş apartmanlar, alabildiğine beton ve kalabalık kıyıları görünce, şehirleşme konusunda aslında ne kadar geride olduğumuzu ve çok bina yapmanın bir ege kasabasında neden yeri olmaması gerektiğini farkediyorsunuz. bodrum’un çok eve sahip oluşu bir sorun, evet, ama bu evlerin iki katlı ve beyaz oluşu bile havasının çok çok az da olsa korunmasını sağlamış. marmaris merkez bu konuda ne yazık ki oyunu kaybetmiş durumda.

bu yazıyı bitirirken, bu yılki tekne turunun yeri, zamanı, ekibi ve teknesi de belli olmuş durumda. yani şu an yeni gezinin heyecanı çoktan başladı. eminim ki bu yılki gezinin yazısı yazılırken de en az şimdiki kadar güzel anılarla anacağım. o zamana dek, geri dönüp bunu okumak zorundayız.

rüzgarımız bol, pruvamız neta olsun…

 

 

şehir

Yeni bir ülke bulamazsın.
Başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın,
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de…

Yukarıdaki dizeler, modern Yunan şairlerinden Konstantinos Kavafis’e ait.

Gurbet edebiyatı yapmak istemiyorum ama 5,5 yılın(and counting) özeti budur.

Herkese güzel bir perşembe dilerim.

akademi

her seçim bir vazgeçiştir… bundandır, hiçbir insanın olmayışı, bir seçimin ardından diğer seçenekte kalmayan.

ben de o kümeye dahilim elbet, üstelik bir ya da iki soruyla değil. o yüzden aklım hep o “diğer şey”e kayar, mutsuz anlarıma çözüm oradaydım gibi sanki.

en son örneği ise aslında bir süredir depreşen akademiye dönüş isteği. bunun tetikleyicisi ise yayımlanan master tezim oldu. insan öyle bir hazzı ve tatmini az şeyden alır, geride kalan yıllarda gördüğüm kadarıyla.

olup olmayacak olması bir yana, içimdeki istek bir süredir büyüyor. sonunda ne olacağını bekleyip göreceğiz…

yeniden

fırtınalı ve karanlık bir geceydi. eylül, evde çok sıkılmıştı ve sahile inmeye karar vermişti. yolda bu havada çıkmanın çok da iyi bir fikir olmadığını anlamıştı ama temiz havanın iyi gelmişliği bunun üstesinden gelmeye yetmişti.

hava soğuk olduğu için adımlarını hızlandırdı. rüzgardan biraz olsun korunabilmek adına mümkün olduğunca ara sokakları tercih ediyordu. yolda sahile inmekten vazgeçmişti çünkü rüzgar eğer ara sokaklarda böyleyse, deniz kenarında daha da fazla olacaktı ve şu an rüzgarda savrulmak istediği son şeydi.

bahariye caddesi üzerinde biraz yürüdükten sonra süreyya operası’na sırtını dönüp sokağa saparken onun ne kadar da güzel olduğunu düşünerek en sevdiği kafeye doğru yöneldi. verdiği bu ani kafe kararından memnun sayılırdı. hava nasıl olursa olsun, bahçesinde ısı şemsiyeleri olduğundan, kafeye girip bahçesinde bir şeyler içip bir şeyler okumak hiç de fena bir fikir değildi evin bunaltıcı yalnızlığıyla karşılaştırıldığında.

kapıdan geçti, onu selamlayan barmene gülümsedi ve bahçeye çıktı. bir an önce oturup kendiyle kalmak istiyordu. öyle de yaptı. sonra ardından çok tanıdık ama oldukça alçak ses geldi. bu, burak’tı. eylül’ün başından aşağı bir anda kaynar sular dökülmüştü.

eylül, burak’ı yeni yeni atlatıyordu ve onu görmek, bunu engellemek için olabilecek en ideal şeydi. ama tüm bunların o an hiç mi hiç önemi yoktu. çünkü burak, bunların hepsinden habersizdi ve orada eylül’ü gördüğünde yanına gidip selam vermişti bile.

zaman bir anda durmuştu sanki. eylül, tüm yaşananları çok kısa bir zaman içinde yeniden hatırlamıştı. ve ayağa kalkmak bir yana dursun, kafasını çevirecek takati bile yoktu. kafasını önüne eğdi ve titreyen bir sesle “merhaba” dedi. burak ise çoktan karşısına oturmuş, gülümsüyordu.

[#blogfirtinasi 14. gün]

moda

“Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” dedi eylül telefonda arkadaşına. kahvesini koymuş, kar yağışını seyrediyordu, denizi görmeyen ama etrafı da çok kapalı olmadığından dolayı arada sırada mutfak balkonunda kahve içilebilecek evinşin tam da bu iş için uygun olan mutfak balkonundayken. bir süredir yalnızdı. konservatuvarda olmasına rağmen çok sosyal olamıyordu bu sıralar. içinden gelmiyordu pek…

arkadaşı gizem de bunu bildiğinden, onu buluşmak için moda’ya davet etti. kemal’in yerine gidip alt balkonda pek kimse olmadan bir kahve içmeye ikisi de hayır diyemiyordu. o gün de öyle olmasını teklif etti gizem. geçerken pastaneden börekleri, poğaçaları alacaklardı ve kemal’e gideceklerdi.

“yalnız” dedi gizem, “üstüne başına düzgün bir şeyler giy, seni biriyle tanıştıracağım”. eylül içteç içe istemiyordu bunu. anlamamazdan gelmeye çalıştıysa da, gizem onu bir şekilde ikna etmişti işte. seviglisinden ayrıldığından beri içine kapanmış olan eylül, gizem’in onu yeniden hayata döndürme çabalarını tanıyordu artık. son çare olarak, yeni birini tanıştırmak kalmıştı. “eğer sonunda eylül’ü iyi edebilecek bir şeyler olursa, ne ala” diye düşünüyordu gizem. her şey eylül içindi.

oysa eylül, hala iyileşememişti.

[#blogfirtinasi 6. gün]

mektup

eylül o gün her zamankinden biraz daha geç uyanmıştı. son zamanlarda benliğine işlemiş olan uyanamama hali nereden gelmişti, bilmiyordu. bildiği şey biraz daha acele etmezse, derse geç kalacağıydı.

konservatuvara girmeden önce orayla ilgil çok büyük hayalleri vardı. hal-i hazırda hayallerinden vazgeçmiş değildi ama yine de idealist bir şekilde sanat için yaşa(ya)mayacağını da biliyordu. içten içe bu durumu kabullenmişti. bu dakikadan sonra elinden sadece olabildiği kadar idealist olmak gelebilirdi. bunu ne kadar başaracağını ise her gün sorgulamaya devam ediyordu. yanıtını bulmasının olanaksızlığının bilincindeydi ama bekleyip görecek olmanın heyecanını hala taşıyordu.

babasının eski fotoğraf makinasıyla çocukluğunda tanışmıştı. o dönemde babasının ona filmli ve hatta oldukça da eski teknolojili bir bir makina vermesini çoğu kimse anlamlandıramamıştı. öyle ya, her şeyin şip-şak tüketildiği ve bunun adına modern teknoloji denen bir dönemde ona verilen malinanın iğne deliğinden hallice bir makina olmasıyfı belki de onun belki de şu an boğaza nazır bir kampüste ve ülkenin en prestijli sanat eğitim kurumunda eğitim görmesini sağlayan, kim bilir?

hazırlanmak için dışarı çıkarken, her zamanki sorulardan biriyle karşı karşıyaydı: bugün hangi makinayı yanına alacağından emin olamıyordu. biraz düşündükten sonra, dianasını aldı ve kampüse doğru yola koyuldu. posta kutusunda bir mektup buldu ama geç kaldığından, açıp bakmadı. nasılsa yolda okumak için yeterli zamanı olacaktı. sadece 09:45 vapurunu yakalaması kafiydi.

yeldeğirmeni’nden aşağı doğru hızlı adımlarla inerken, sağında ve solunda gördüğü matbaaları ve birahaneleri düşündü. insaoğlunun hayatında bu iki kategorinin de yeri apayrıydı ve ikisinin de varoluşunun bu hayatı dengede tutan şeylerden biri olduğuna kanaat getirdi. oradan her geçişinde benzer şeyleri farklı kelimelerle kendi içinde tekrarlardı. her düşündüğünde ise gülümserdi.

saatine baktı, saat 09:34 olmuştu ve beşiktaş iskelesine daha biraz yolu vardı. sırasıyla kitapevini, yazıcıoğlu pasajına giden yolu geçip köşedeki bankaya gelmeden ve ışıklara aldırmayan ama arabaları kontrol eden bir şekilde karşıya geçti. tiyatronun önünden hızlıca ve heykelin önünden daha hızlıca geçerek metro çıkışında aynı telaşı yaşayan insanlara karıştı. ama bu son acelesi işe yaramış ve vapuru yakalamıştı. büfeden .ayını aldı ve her zamanki gibi havaya aldırmadan kıç üst güverteye geçti. henüz oturmamıştı ki, vapurun halatları çözüldü ve bir sabah daha istanbul silüetiyle buluşmanın sevincini yaşayarak üniversiteye doğru yoluna devam etti.

eylül, çayından bir yudum aldı, içini ısıttı. sonbaharın grileşmeye başlamış günlerinden birinde içini ısıtan çayın yerini tutabilecek çok az şey vardı. çantasını açtı, içinden o sabah posta kutusuna gelmiş zarfı açtı. göndereni görünce, içini bir heyecan kapladı. uzunca zamandır beklediği ve aslında içten içe umudunu kaybetmek üzere olduğu ajanstan yanıt gelmişti.

bir sonraki yaz hamburg’da açılacak kolektif sergide yayınlanmak üzere yolladığı fotoğrafı, kabul edilmişti.

[#blogfirtinasi 4. gün]

devam

“Independent of the chart type, the time axis can be controlled under the graph and with a ‘Play’ button the timely changes can be observed.”

kafasını kaldırdı kadın kitaptan. çalan zil, misafirlerinin geldiğini müjdeliyordu. tam zamanında gelmişlerdi, ders çalışmaktan sıkılmıştı artık. ayrıca keyfini kaçıran konu, yazdığı tezin artık iyice uzamış olmasıydı ve artık yavaş yavaş tezini veremeyeceğini düşünmeye başlamıştı.

hayatının o döneminde hiçbir şeyden keyif almıyordu kadın. sadece arkadaşlarını ve onlarla geçirdiği zamanı seviyordu. şimdiki deo zamnlardan biri olacaktı. çünkü arkadaşlar iyidirdi.

misafirleri içeri aldı ve hep birlikte oturdular. duvarına yeni astığı fotoğraf, kaybettiği babasından kalan çok az anıdan biriydi. oysa babası çer çöp denilebilecek şeyler biriktirirdi gençliğinde ama ev değiştirirken yer sıkıntısı yaşamış ve bir çok şeyi eski evinden çıkarken yanına alamamıştı. ona kalan babasının eski yaşadığı şehre ait siyah beyaz bir fotoğraftı. fotoğrafı babası çekmişti.

arkadaşlarından biri fotoğrafı farketti ve “yeni mi?” deyiverdi. kadın gülümsedi ve olumlu manada başını salladı. onu eski eşyaların arasında bulduğunu anlattı. bugüne dek neden dikkatini çekmediğini çok merak ediyordu. babasından kalan eski eşyalara bakmayı halen kaldıramadığından olsa gerek, o fotoğrafı hiç farketmemişti. onun kalan tek anı olduğunu bilmediğini söylemesine ise hiç gerek yoktu, bunu o odadaki herkes biliyordu zaten.

laf lafı açtı, rastgele modundaki müzik listesinde o şarkı çalmaya başladı… babasının en sevdiği şarkılardan biriydi ve kadın o şarkıyı ne zaman duysa, her şeyden daha çok hüzünlenirdi. o gün de diğer günlerden farklı değildi. odadaki herkes bunu da biliyordu. bu şarkı bir nevi bir meditasyondu kadın için, babasıyla buluşması demekti. ve odadaki herkes bunu da biliyordu. bundandır, şarkı başladıktan sonra, derin bir sessizlik oldu.

şarkı bitti, ve sohbet kaldığı yerden devam etmeye başladı. tıpkı öncekiler gibi… kadın fotoğrafa baktı, derin bir nefer aldı ve devam eden sohbete dahil oldu. başka ne yapabilirdi ki?

ama arkadaşlar iyiydi…

[#blogfirtinasi 2. gün]

raf

bir varmış, bir yokmuş… adam hiç olmayacak dediği şeyin olduğunu gördüğünden olsa gerek, o zamanı ayrı bir yere koymuş. üstelik çok da mutluymuş.

sonra zaman geçmiş, işler değişmiş, olaylar kötüye gitmiş. o gün gelmiş, her şey bitmiş.

masal bitmiş, kitap kapanmış, çok da kalabalık olmayan bir rafın en güzel yerine konmuş. arada sırada açılıp bakılmış, acaba kimi kısımları tekrar yazılabilir miymiş?

ama kitapmış, defter olmadığından, değişmezmiş.

kitap bir daha hiç açılmamış…

[#blogfirtinasi 1. gün]