Yıllar Sonra…

Bundan yıllar sonra bir gün Hagi, Galatasaray maçı için İstanbul’a gider ve Mecidiyeköy’de bulunan bir alışveriş merkezinin zemin katındaki bir erkek giyim firmasında alışveriş yapmaktadır. O esnada, yanındaki kişiye döner ve anlatmaya başlar: “1999 yılıydı. Athletico Bilbao ile karşılaşıyorduk ve 90+1. dakikada durum 1-1 idi. O maç, o kadar kritik bir maçtı ki, bir sonraki tur için 3 puan almak zorundaydık. Aksi halde yolumuza devam edemiyorduk. Orta sahada Tugay sayesinde topu kaptık ve ben de o anda soldan gittim. Tugay, topu bana verdi ve ben o anda vurdum, ve Yeni Açık tribünün Numaralı Tribün ile birleştiği noktaya doğru koştum”. Herkes, onu izlemektedir. Bir yandan anlatır, bir yandan da işaretler yapar. Bir gömlek reyonunu gösterir, sonra döner ceketlerin oraya gider, oradan pantolonların olduğu noktada elini kaldır, biraz ilerler, ve havaya tekme savurur. O an oradaki herkes, kasaya doğru çevirir başını, ve alkışlamaya başlarlar… O an, Hagi’nin gözleri dolar…

Şimdi bu anı düşünelim, ve sonra da Hagi olarak, Tugay olarak o anı tekrar yaşayalım. Ama bu sefer, Alışveriş Merkezi’nin içinde, bir süpermarket ya da erkek giyim mağazasının kasasında…

“Bu da nereden çıktı, ne abuk sabuk bir hikaye?” diyorsunuzdur belki de kendinize. Bilindiği üzere, Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu’nu artık kullanmayacak. Her Galatasaraylı gibi, ben de bu konuda oldukça hüzünlüyüm. Bu konuda, bu aralar blogosferde çok fazla yazılıp çiziiliyor. Ben de, çok sevdiğim blog olan Aceto Balsamico blogunda, beni derinden etkileyen bir yazı görünce, bunu Ali Sami Yen’e uyarladım kendi kafamda.

Bugün, yeni stadyumumuz olan Türk Telekom Arena‘nın açılışı yapılacak. Açılış maçına babam gidiyor, ben yurtdışında olduğumdan gidemiyorum. Ama emin olduğum bir şey var, bugünden başlayacak yeni dönemde de en az eski günler kadar sevineceğiz. Bundan şüpheniz olmasın!

Burası Sami Yen…

Bugün, benim gibi tüm Galatasaraylılar için özel bir gün. Nedeni, her yerde yeterince açık olarak belirtiliyor, o yüzden detaya girmeye gerek yok. Ali Sami Yen cehennemi, bugün Galatasaray tarihindeki son gününü yaşayacak ve çok daha büyük, çok daha modern, sakatlanan futbolcular böbreklerini üşütmesin diye alttan ısıtmalı sahası olan bir stadyuma taşınacak. Eminin ki orada da nice zaferlere imza atılacak. Ama o köhne stadyum olan Ali Sami Yen, herkesin aklında bir başka kalacak…

Her ne kadar ben defalarca gidip orada o atmosferde maç izleyebilmiş olsam da, benim kadar şanslı olmayan ve İstanbul dışında yaşayan Galatasaraylılar bile fırsat bulup da şehirlerinde maça gittiklerinde “Burası Sami Yen, burdan çıkış yok!” diye bağırdılar hep. Ali Sami Yen, her yerde Ali Sami Yen oldu bugüne kadar. Belki TT Arena’da da öyle olacak. O ruh, son zamanlarda azalmış olsa da, orada da devam edecek, biliyorum.

Benim Ali Sami Yen deneyimim, çok eskilere dayanıyor. Gerek Şampiyonar Ligi, gerekse Türkiye’de bir çok maçı oradan izleme şansım oldu. “Taraftar” olduğuma inansam da, benden daha taraftar bir çok arkadaşım, büyüğüm, küçüğüm var. Onlara saygısızlık etmeden, yalnızca kendi yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. Hem bugünün anısına, hem de ileride dönüp bakmak için. Ama tabi ki, bir çok şey var orada yaşanmış. Milan maçı olsun, meşale şovu olsun, üçlüler, marchant eşliğinde maç öncesi atkı şovları, ve diğerleri…

Sami Yen, çocukluğumdan beri beni hep çok heyecanlandırdı. Bir çok maç izledim, Sami Yen Sokak’ta maç öncesi tezahürat yaptım,Burger’da yemek yedim, 500 ile eve döndüm ama hiç 120 numaralı belediye otobüsüne su atmadım(çok şükür). Bu anıların bir kısmına değineyim istiyorum.

Başlangıç olarak, bende en çok etkisi olan anlardan birine değineyim: Atkı şovları. Marchant isimli kızılderili marşı eşliğinde, her maç öncesi yapılan bir şovdu, bir maç öncesi ritüeliydi. “Alemin kralı geliyor” gibiydi. Sonradan bir şekilde yok oldu. Keşke hala olsa. O atmosfer, yaşanmadan bilinemez…

Maçlara geçersek, aklımda kalan bir maç var ki, kimse unutamaz onu: Real Madrid’e karşı oynanan Şampiyonlar Ligi çeyrek finali. İlk yarı 2-0 gerideyken, ikinci yarı 3-2 önde bitirdiğimiz, üzerine bir de 4. golü attığımız ama ofsayt diye verilmeyen maç.

Oradaydım:

Bunun dışında, 1-2 kaybedip şampiyonluğu kaçırdığımız Ankaragücü maçı da benim ve Galatasaray açısından önemlidir. Emre Belözoğlu’ndan Fenerbahçe’ye gittiği için değil, o maçtan sonra nefret etmeye başladım. Oyna(ma)dığı oyunu gördüm. Okan da aynı şekilde. Emre’den ne kadar nefret ediyorsam, Okan’dan da o denli nefret ederim. Yalan yok. Takımını satan adamlarla işim olmaz… Maç sonunda, ağladığımı da biliyorum. Maçın görüntülerini bulamadım, ama hatırlayanınız vardır.

Aklıma yalnız gelen başka maç yok. Aslında Sami Yen anılarımın çoğu, kombine kart sahibi olduğum, 2005 – 2006 sezonundan. Bu sezon boyunca, Çağlar ve MErt ile gittiğimiz bir çok maçta bir çok anı topladım.

Anılardan tarih olarak sonuncusu, ama önem olarak açık ara birincisi, 16 dakikalık uzatmayla gelen şampiyonluk. O maça gidip gitmeyeceğim şüpheliydi, ama sezonun son maçı olması nedeniyle gitmeye karar vermiştim. Kayserispor’u 3 farkla yenerken, maçın sonlarına doğru Denizli’nin öne geçmesi, Sonra Fenerbahçe’nin beraberliği yakalaması zaten yeterince havayı germişti. Tribündeki tek ses, nefes sesi ve sağ üst çaprazımızdaki amcanın radyodan dinlediği Denizli-Fenerbahçe maçı idi. Diğer maç 1-1 bitince, zaten film koptu. En son Sami Yen çimlerini öpüyordum. Bir de dönüş yolunda, belediye otobüsü içinde yanan meşale var ki, o da ayrı olay…

Oradaydım:

Bunların dışında da aslında çok anı var, ama çok uzatmak istemiyorum. İsteyen buradan biraz daha fazlasına, kısa kısa da olsa, ulaşır zaten… Yazamıyorum, hisliyim bugün, Sami Yen’e veda ediyor takımım.

Benim içinde bizzat olmadığım, ancak televizyondan takip ettiğim bir anı daha var. Bunu yazmamak olmazdı. Bu andan sonra, Türkiye’de tribün adına her şey değişti. Melale yasaklandı ve daha iyisi olmadı…

Herkes Gider, Biz Kaliriz…

Bu yazida, yazmak istediklerimi tam olarak toparlayamamis olabilirim. Kusuruma bakmayin. Ben, ölen sevgilimin ardindan yaziyorum bu satirlari. Bu kadari normal…

Bugün talihsiz günlerden birini daha yasadik Galatasaray seyircisi olarak. Ukrayna’nin adi sani duyulmamis aptal saptal bir takimina elendik. Bu takim da, bundan önce zor bela berabere kalip deplasmanda eledigimiz takim da iceride-disarida 5 atilacak takimlar. Bu turu gecseydik, bu kadar üzülmezdim, ama sevin(e)mezdim de.

Ben, Galatasaray taraftariyim. Fenerbahce’ye, ezeli rakibime her sene yenilirim, ama hicbir zaman bugün su aptal takima elenmemiz ya da bir kac yil önceki Trömsö ve Helsingborg rezillikleri kadar koymaz bana. Ben, Galatasaray taraftariyim. Gördüklerimi unutmadim ve hicbir zaman günlük basarilarla avunmadim. Bana Galatasarayli olmayi, adimi Samsunspor macindaki ilk golü Prekazi atti diye neredeyse Cevat koyacak olan babam ögretti, ben de cocuguma ögretecegim insallah.

Iste bu yüzden yediremiyorum. Yasadigim eski günler geliyor aklima. Bir cok baska takim taraftari “Hala 2000 senesindesiniz, 10 sene oldu, uyanin artik” diyor ama ben ve benim gibiler icin o senelerin metal bir kupadan cok daha fazlasi var(Hos, bunlari diyenler daha o metali de göremediler ya, o baska konu).

O günlerde, ne zaman Avrupa maci olsa, ekrana kilitlenirdik. Hagi’yi izlerdik. Futbolculugu zaten benim konusabilecegim bir sey degil. Hirsini izlerdik. 10 numarali formayi sirta gecirmek, o kadar kolay degilmis, simdi anliyorum. Agirmis o forma. Herkeste hakedende durdugu gibi durmazmis. Galatasaray ruhu vardi o zamanlar. Üstelik sahada degil, hepimizde vardi. Sol yanimizda bir agirlik hissederdik takimimiz sahaya ciktiginda. Televizyon karsisinda bile yerimizde duramazdik. Bu, sahadan tasar, bize gelirdi. Maca gidenler gidemeyenlerle ne zaman konussa, gitmeyenler de golde dört sira asagi yuvarlanirdik o tribünlerde. O anlari yeniden yasardik. Güzel günlerdi.

Peki ya bugün? 10 numara parcali forma baslarda cok yakisti Arda’ya. En büyük destekcilerinden biri de bendim. O formayi görünce Metin Oktay’la özdeslestirdik onu. Kaptan oldu, “Büyük kaptan!” dedik, Bülent Korkmaz ile özdeslestirdik. Oysa simdi ne Metin Oktay, ne de Bülent Korkmaz kaldi. “Galatasaray ruhu” diye giptayla bakilan degerlerin hepsi kaybolmus. Bu degerleri en cok yasatmasi gereken ise, biz TV karsisinda, o reklam panolarinin arkasinda sevinirken hatirladigimiz kaptanimiz. Oysa geminin kaptani bile terketmis, farkinda degiliz.

Aslinda cok basit. Bülent Korkmaz’in UEFA kupasi final macinda kolu ciktiginda saha kenarinda tedavisi yapilirkenki görüntüsünü getirin akliniza. Saglik görevlisine cemkiriyordu, “Bandaji cabuk yap!” diye. Cünkü o, takiminin kaptaniydi. O gün orada o sekilde davranabildigi icin kaptandi. Oyundan ne kadar az uzak kalirsa, takiminin yaninda ne kadar kalirsa, o kadar iyi olacagi icin ve bunun da farkinda oldugu icin kaptandi. Benim yillardir üzerine baska forma alamadigim formamin arkasinda adinin yazmasinin nedeni de budur. Anlayamayanlar vardi, “Neden ‘3 B. Korkmaz’? Adam mi yok yazdiracak?” diye söylenirlerdi. O forma, büyük kaptanin takimda oldugu son formadir ve ben onun üzerine forma alamiyorum. Elim gitmiyor. O kutsal forma dururken, baska forma giyemem de ondan.

Simdi de gelelim yine asil konuya: ruh. Bugün bana biri ciksin desin ki, Arda’nin bir pozisyonda kolu cikacak, tedavi yaptirmak bile istemeyecek. Bir an önce sahaya dönüp takiminin kaptani görevine devam edecek. Ilk zamanlar olsa belki de, bir yildir degil. Inanmiyorum. Ben, bir Galatasaray taraftari olarak, kaptanimin takimin basinda olduguna inanmiyorum. Ve hatta devam ediyorum. Su anki Arda, birakalim sakatligini umursamayip geri girmeyi, sakatlanmamak icin mücadeleye bile girmeyecektir. Girmiyor da zaten. Takimin gerisi de ayni durumda, ama Arda herhangi biri degil. O, bu geminin kaptani. O, Florya’dan yetismis, Bülent Korkmaz’i da, Hagi’yi de izlemis, tanimis, yasamis biri. Takimda “bugün var yarin yok” durumunda olan Kewell basta olmak üzere Baros ve Neill bu takimin en istekli futbolculariysa, kimse kusura bakmasin…

Peki simdi ne olacak? Söyleyeyim, muhtemelen yarin(bugün) kiyamet kopacak. Adnan Polat’a yüklenecekler, belki Rijkaard gidecek, muhtemelen ciddi degisiklikler olacak. Ama bir sey degismeyecek. Bugün bloglarinda yazanlar, kendi aile icinde konusanlar, konusamayanlar, üzülenler, kizanlar, benim gibi bu yüzden uyuyamayanlar(saat 02:44), taraftar olan herkes ilk macta yine ya orada olacak, ya da “Keske orada olabilseydim diyecek”. Gerisi de bos zaten. Gerisi ya seyirci, iyi futbol varsa var, ya da tabelaci, sonuc varsa var. Ama biz, zaman zaman minibüste oturamayacak kadar islanmis olanlar, belediye otobüsünde mesale yakmis olanlar, yenilgilerde gece uyuyamayanlar, ezeli rakibinden 6 tane yiyip ertesi günü kaskolu alip okula gidebilenler, ilk macta maddi ya da manevi olarak Mecidiyeköy’de olacak. Mactan 6 saat önce ismini bile bilmedigim, ama “Ali Sami Yen Sokak” disinda baska bir isme gerek de duymadigim(iz) yerde hep birlikte son tezahüratlarin üzerinden gececek, 3 saat kala Burger King’de karinlarini doyuracak, 2 saat kala tribünde olacak. Bunun mantiksal bir aciklamasi da yok zaten. Cünkü bu is mantikla degil, kalple yapiliyor. Sunu da kimse unutmasin: Bir gün herkes gidecek, biz kalacagiz. Biz, Galatasaraylilar…

Aslinda diyecek daha cok sey var, ama bu kadar toparlayabiliyorum. Yeter bu kadar…

Süper Lig’in Ardindan II

Bir önceki yazimda anlattiklarima simdi bir de diger takimlar acisindan bakalim.

Öncelikle sunu belirteyim, diger takimlarin Galatasaray maclari disindaki maclarini izlemedim. O yüzden de oyunlari vesaire hakkinda cok fazla yorum yapamam. Ancak diyecegim sudur, su anda Türkiye’de durumu ne olursa olsun, Fenerbahce kafaya oynar, oynatilir. Cünkü orada büyük bir endüstri, büyük para var. Tüm sponsorlar(isimlerine gerek yok) onlarla satiyor. Bugün sokaga cikin bakalim, kimin cebinde hangi takimin kredi karti/cep telefonu hatti/adi her neyse duruyor. Bu yüzden de ne olursa olsun, Fenerbahce kafaya oynamak zorunda ki, “endüstriyel futbol” adi altindaki cark dönsün. Diger takimlarin bu kadar getirisi olmadigindan, nispeten daha az kafaya oynatiliyorlar. Ama sonuc olarak büyük takimlarin kayirildiklari süphesiz.

Peki, simdi gelelim diger konuya: Bursaspor. Bursaspor’un sampiyon olmasi inanin ki beni son derece sevindirdi. Sevindirdi demem tamamen kendi takimimdan bagimsiz düsünürsek dogru(detaylar icin bkz: ilk yazi). Bu durum, bazi Fenerbahceliler’in sandigi gibi bukalemunluk degil. Bilen bilir, benim Besiktas’a sempatim vardir(mesela lig sonunda 1. Galatasaray 2. Besiktas olsa itirazim olmaz), Bursaspor’a karsi nötrümdür, Fenerbahce’yi sevmem. Birkac gündür gördügümüz üzere onlari kendileri disinda kimse de sevmiyor zaten. Bunu da büyüklük sayip övünüyorlar. Garip kafalar bunlar(Sezyum’a selam olsun).

Ama bu yil olan olay, herkesin sezon basindaki bakisini degistirdi. Sivasspor gibi degil Bursaspor. Sivasspor’un ardinda herkes vardi ve “Bu sene sampiyon Anadolu’dan” naralari atiliyordu. Bana inanilmaz antipatik gelen bir takimdi Sivasspor, hala öyle. Denizli degil de onlar düsselerdi de üzülmezdim. Bu yilki durum nedense daha farkli. Ya da ben olaylara daha tarafli bakiyorum, bilmiyorum. Sivasspor’da ileri uctaki bir futbolcunun tamamen fizik gücüyle getirdiklerinin önemini bu sezon hepimiz gördük. Bir takimin sadece bir futbolcuya bagli olarak kazanmasi yerine, takim olarak iyi oynayan bir Bursaspor vardi. Böyle olmasa tüm rakiplerinden iyi puanlar alamazlardi. Bu yüzden de bu sampiyonluk asla hahife alinacak ve tesadüfi bir sampiyonluk degildir. Galatasaray-Bursaspor maci benim bu sezon gördügüm en iyi macti. O mactaki oyunu her iki takim da tüm sezon oynasalar, seyir acisindan muhtesem bir lig olurdu.

Özet olarak, Bursaspor’u gönülden tebrik ediyorum. Hep bu yarista olsalar keske. “Adam gibi adam, Ertugrul Saglam” 😉

Süper Lig’in Ardindan

Merhaba,

Dün itibariyle, 2009 – 2010 Turkcell Süper Ligi sona erdi. Benim acimdan sevindirici bir son olmadi malesef. Tuttugum takim olan Galatasaray, malesef ligi cok iyi kadro yapisina ragmen ücüncü sirada bitirdi ve UEFA Avupa Ligi’ne gitmeye hak kazandi.

Digerlerini bilemem, ama bu beni pek de tatmin etmedi. Zira benim takimimdan her daim beklentim, en azindan Türkiye’de sampiyonluk olmustur. Bunu saglamayan seyler(ikincilik, Türkiye Kupasi finali, vb.) beni mutlu etmez. Bunun nedeni de, gelisme cagimda yasadigim günler. Anlatayim: Ben 1985 yilinda dogmusum. Adimin Cevat olmasi isten bile degilmis. Dogumum beklenenden bir kac gün önce gerceklestigi icin, babam ve amcam o gün Galatasaray – Samsunspor macinda imis. O gün aralarinda konusurlarken, ilk golü atanin adini alacagim konusu da gecmis. Zira su anda adim Tanju, Semih, Ugur, vb. olabilirdi. Ama ilk golü Prekazi atinca, Cevat konmamis adim. Iste aslinda benim Galatasaray’la tanisikligim oralara dayanir. Sonrasinda da zaten sayisiz(gercekten sayisiz) yerli ve yabanci zaferler de gelince, ben de kendim icin citayi bu denli yüksege koydum. Alismis gercekten de kudurmustan betermis.

Gelelim bu sezona. Bu sezon, muhtesem bir baslangic yapti Galatasaray. Cok sayida macin ardindan mac basina atilan gol ortalamasi 3-3.5 arasinda geziniyordu. Bu ortalama, bir cok kisinin hayal bile edemeyecegi bir ortalama olmasina ragmen, “birileri”nin hosuna gitmemisti. O kisiler de basinla iliskileri malum oldugundan, büyük hoca Frank Rijkaard hakkinda “Adam ortalama 3 gol atiyor ama 1 de yiyor. Böyle olmaz.” seklinde yazmaya/konusmaya basladilar. Hollanda’da basina güvenilecegini ögrenmis olan Rijkaard da normal olarak bu kadar fazla kisiyi dinleyerek sezon boyu üzerimizde kara buluta dönüsen defans anlayisina döndü. Servet ve Mustafa Sarp da bekleneni veremeyince, grafik düstü. Buna Kadiköy’deki “cok masum, küfürsüz” macta, süper orta sahanin Milan Baros’u 6 ay sahalardan uzak birakip, kart bile görmedigi pozisyonun sonucunu da eklersek, forvetsiz gecen haftalarla karsi karsiya kaldik. Tüm bunlarin yani sira, diger takimlarin da Ersun Yanal’dan kalma “gecince indir” taktigini uygulamasiyla, Galatasaray takiminin birkac hafta yedeklerini bile tamamlamakta güclük cektigi bir tablo cikti. Buna muhtesem(!) saglik ekimibizi de eklersek (Acibadem Hastanesi’nin saglik ekibinin sahibi Fenerbahce kongre üyesi olmasindan dolayi kötü tedavi ettigi komplosuna inanmak istemiyorum), iyi olmayan günler basladi. Kaybedilen sacma puanlar falan derken, sezon sonu geldi ve sezonu ücüncü sirada bitiren bir Galatasaray cikti ortaya.

Peki tüm bunlar olurken, yurt disinda durum neydi? UEFA kupasi gruplarinda muhtesem bir performans sergilememize ragmen, sakatliklar, vesaire nedeniyle bu yilin sampiyonuna kilpayi denebilecek sekilde elenerek bekleneni veremedik. Dedigim gibi, beklentiler yüksek olunca, insanin cani sikiliyor.

Ve dün sezon bitti. Bir sürü insan var, ezeli rakibimizin sampiyonlugu kaybetmis olmasina sevinen. Ben Bursaspor macindan beri farkli düsünüyorum. O macta galibiyete oynanmaliydi ki öyle yapildi, cünkü Sampiyonlar Ligi’ne girebilme olasiliginin ortaya cikmasinin tek yolu oydu. Olmadi. Daha fazlasi da benim acimdan cok da önemli degil. Sadece o sevinip de sonradan aglayan insanlari görmek beni sevindiriyor, o kadar. Sadizm degil bu, aynisi Besiktas’a olsa o kadar sevindirmez. Nedeni Fenerbahce’nin cok iyi olmasi ve bizim onlari kiskanmamiz da degil. Mesele baska. O kadar artiz artiz takilip bir baltaya sap olmayan isler yapip onlarla övünüyorlar ya, Allah da iste böyle cezalandiriyor. Bir önceki seans olan 2006 yilinda kombine sahibi olarak son macta da Ali Sami Yen Stadyumu’ndaydim. O 16 dakika ve sonrasini hala animsarim. O duyguyu o zaman da simdiki kadar yogun yasiyorum.

Bundan iki üc gün önce “Koyduk mu?” yapanlarin sesi kesildi simdi. Sevindigim de o zaten. Yoksa bana ne kim sampiyon olursa olsun, ben olamadiktan sonra. Nasilsa Fenerbahce’nin somut anlamda Galatasaray’in yanina yaklasip o basarilara imza atmasi en azindan 5-10 sene. En azindan dedigim de, bugün baslasalar, ancak o kadar zamanda yetisirler, biz bir sey yapamazsak bile. Bunu kupa sayilarindan anlamak mümkün. Daha fazla da uzatilacak bir konu degil zaten.

Bugün ayrica 17 Mayis’in da 10. yildönümü. Bir sözü var tribünlerin: “Ekimler sizin, Mayislar bizim” diye. Kutlu olsun Galatasaray’im!

Altug

ps: Keske su UEFA’nin gerisi de gelse. Bu alinmisinin ilk ve tek ve en olmasini degistirmez, ama yine de daha fazla olmasi mutlu eder beni. Bunun arkasina siginarak gelisemiyoruz artik. Bu ciddi bir tehlike.

Pesindeyiz – Nevizade Geceleri

Giden her sevgilinin ardindan
Hep biz olduk el sallayan
Haykirsak duyarlar mi sesimizi
Hangi sevdadan galip ciktik ki

Yürüyoruz sessiz ve kederli
Nevizade geceleri
Inletiyoruz her cikisinda
Istiklal caddesini

Bosuna cekilmedi bunca cile
Yürüyoruz gündüz gece
Haykirdik ama duymadi hic kimse
Pesindeyiz her yerde

Zaten asklar hep yalan dolan
Sonu hep aci hüsran
Bize her sevdadan geriye kalan
Sadece GALATASARAY

Cimbombom’un Combombom’um
canim feda olsun sana
Hicbir seye degisilmez
Senin sevgin bu dünyada

Istanbul’da, deplasmanda
Yagmurlarda, camurlarda
Kimim var ki senden baska
Cimbombom’um sen cok yasa

Bugünkü mac icin söylenecek bir sey yok. Eger seytanin bacagini kiracaksak o bugün olmali. Eger bugün olmazsa, daha da zor. Ama olmasa da, sorun yok. 9 yildir ne oluyorsa yine o olur en fazla. Ama bu mücadele etmemek demek degil tabi ki. Ama eger elden gelen mücadele yapilacaks, herkes canini disine takip oynayacaksa, futbolun yalniz futbol olmamasi gerceginden dogan sonuclarbence göz ardi edilebilir. Ne demisler, “Yeter ki islansin o forma!”

Bir de buradan Daddy Cool’a sesleniyorum*: “Haydi!”
* Sanki okuyacakmis gibi

Kirmizi !!

Seni de özledim. Cok uzun zaman oldu görüsmeyeli. Ayri kaldik, ama hep yanimdaydin o süre boyunca. Kah internetten, kah kahveden takip ettim seni, etmeye de devam edecegim.

Neden? Cünkü sen bana hayatimda gurur duyabilecegim seyler yasatansin. Senin sayende ögrendim ben Götebor’un nerede oldugunu, Manchester United’in formasinin kirmizi oldugunu, Real’in “gercek”ten farkli bir anlami olabilecegini… Ve senden ögrendim ben Edirne’nin disinda da bir yasam oldugunu. Belki de ondan su anda buradayim, kim bilir? Burada “Borrrrruuuuuuuussia Dortmund” deyince kimse anlamiyor, ama bana o0-2’nin ardindan Alman ögretmene yapilan sakalari hatirlatiyor.

Cok seysin benim icin:

– Kirmizi
– Büyük Kaptan
– Oliviera Capone Dos Santos #35
– Parcali!
– Kapalida yanan polarim, formam
– “We are the champions”
– “Hagi, Hagi, Haggi, Haggi, Haaagggiiii”
– Caglar, Mert, Anakonda Erhan
– 500, 500A
– “Eski Acik Sari Diyecek!”
– Acibadem McDonald’s
– Devre arasi kahvesi
– “Fatiih, noooluyoooo?”
– “Hangimiz daha sarisin?”
– “3-0’dan 4-2”
– bitmeyen 16 dakika
– Bir avuc cimen
– Otobüsteki mesale
– Isil Alben, Arda Turan
– Harry Kewell the wizard.


..
.

Her seye ragmen,aklimdasin, kalbimdesin. Seni de özledim, hem de cok…