yeniden merhaba

herkese merhaba,

sitede yapılması mecburi olan teknik bir değişiklik nedeniyle bir süre yayında olamadım. ama şimdi her şey yeniden eskisi gibi olmalı (tahminim bu yönde, henüz “terso bir durum” göremedim).

kusura bakmayınız sevgili okuyucular.

Kendine Yabancılaşma Üzerine

Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabi insanin en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

Elif Şafak, Araf

Almanya’da yaşamaya başladığımdan bu yana Starbucks denen kahve zinciriyle oldukça yakınlaştım. Bnun temel nedeni ve ilk tetikleyicisi ise orta Avrupa ülkelerinin Pazar sıkıcılığı oldu. Günlerden pazarsa ve yalnız yaşıyorsanız, insan görmek için sokağa çıkıp Starbucks’a gitmeniz işten olmuyor. Orada da zaten genelde orta Avrupa ülkelerinin Pazar travmalarına alışık olmayan, sizin durumunuzun benzerini yaşayan insanlar oluyor.

Starbuckslar’ın isim sorma merakı bir kaç kez misafir olmuş herkesçe malumdur. İşte o tip durumlarda benim adımı telafuz edebilecek ya da ettiğim telafuzu doğru anlayabilecek insan sayısı çok değil. Her ne kadarbugüne dek rastlamamış olsam da buna olan inancım hal-i hazırda korunmakta.

Elif Şafak’ın Araf isimli romanını okuyanlar bilir, oradaki karakterlerden biri Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri’ne doktora yapmak üzere gitmiş bir Türk’tür. Onun posta kutusundaki ismiyle ilgili yazılmış bir bölümde, isminde yer alan “ö” harfinden ve soyismindeki benzer harflerden uzaklaşmasına değinilmiş. İlk okuduğumda benzer olayları benim de yaşadığımı çok net bir şekilde hissettim. Hayatın her alanında karşıma çıkan başka isimle anılma durumu, yurt dışında yaşamanın vazgeçilmezlernden oluyor bir süre sonra.

Artık o kadar global bir dünyada yaşıyoruz ki, en azından seyahat için bile olsa insanlar çeşitli ülkelere gidiyorlar. Bu yüzden de bir çok insan bu tip bir durumla karşı karşıya kalıyor. Ben alıştım ama alışması zaman alıyor. Üstelik kendinize yabancılaşma durumu da cabası. Yani aslında çocuklara isim koyarken bu durumu gözönüne almak hiç de fena bir fikir değil.

Altug, Arthur ya da her kimse…

ardindan

her tatilde oldugu gibi, bu tatilde de zamani yetiremedim. hem zaten tatillerin tamami yetmeyen zamandan olusmaz mi? bence öyle. hangi ülkede yasiyor olursaniz olun, tatiliniz ne kadar uzun/kisa olursa olsun, bu böyle. bundan da kacis yok malesef.

iste benim tatilim de yine cok kisaydi. tipki diger tatiller gibi yani… standart tarife… her dönüsümde göremedigim icin sitem eden onlarca insan birakiyorum. buna bir yenisi daha eklendi. ama ne yapayim? olmuyor iste. söz vermemeyi ögrendim cok sükür. yoksa bu vicdan azabina bir de verilen sözlerin tutulamamis olmasinin azabi eklenecekti.

bu yilbasinda, her zamankinden farkli olarak izmir’deydim. bugüne kadar tümünde istanbul’da gecirdigim yilbaslari beni inisli cikisli yillara sokmustu. ama son zamanlarda hicbiri ekstra bir sans getirmedi. standart bir hayatla mutlu olabilen biriyseniz mutlu olacaginiz ama ekstra bir mutluluk da getirmeyen yillara acilmisti. belki bu kez izmir’de girdigim yeni yil, eksik seylerin de kaybolmasini saglar, kim bilir… umarim da öyle olur. bu yil bari hayat komple güzel olsun 🙂

ve bu kez evime döndügümde adeta dünyanin dengesi sasmis. her sey birbirine girmis, ilgilenilmesi gereken bir cok sey var. henüz tamamiyla ilgilenemedim. bakalim, kismet tabi bazi seyler.

köln’ü seviyorum bu arada. bunu karlsruhe icin hic duymadiniz/okumadiniz benden. cok umutlu baslayan karlsruhe maceram kisa sürede tüm umutlarimi tüketti. köln ise tam tersi. sehre girerken (cok geziyorum, malum) gülümsememe neden oluyor. umarim buradaki hayatimin geri kalaninda da bu durum hep devam eder.

bu arada, istanbul’da cem adrian’in yeni albümünü aldim. yorum yapmak gerekirse yorumum su olur: cok siyah. hem maddi, hem manevi olarak cok siyah! daha önceki 3 albümünü de biliyorum ve bu albüm aralarindaki tek albüm. bu adam neler yasamis, neler yasiyor da bu kafalarda, bilmiyorum.

bu yazi biraz kolaj gibi oldu. cok daginik yazdim, farkindayim. bir sonraki yazida daha derli toplu olacagim, söz.

herkese istedigi/düsledigi gibi bir yil dilerim.

makas

önden sunu belirteyim, bu yazi politika icermez. sadece kendi yasadiklarimi anlatir.

kisa bir süre önce ögrendim ki, türkiye’deki okullarda artik kiyafet serbest olacakmis.

düsündürücü.

sunun cevabini önceden vermeli: evet, ben de lisedeyken hep bunun hayaliyle yasadim. su anda günlük rutinlerimden biri olan takim elbise ve kravattan olusan giyim tarzi, o zamanlar zul geliyordu( simdi de su anki müsteride kravat takamiyor olmak beni oldukca üzüyor, hayat iste ). cünkü o yasin kafa yapisi simdikinden cok daha farkli. simdilerde james bond filmi izlerken maceradan cok adamin takim elbislerine ve giyim-kusamina dikkat ediyorum. o zamanlar ise kot pantolon giyebiliyor olmak gibi bir lüks ergen bünyeye cok iyi gelecek gibiydi sanki.

neyse, konuya döneyim. bu mevzuyu kisa süre önce mserdark‘nin blog yazisindan ögrendim. onu okuduktan sonra, belki bir cok okuyucusu gibi benim de kafamda simsekler cakti ve eski günlerim aklima geldi.

ben, bir devlet okulundan mezunum hayatimda özel okul, kolej, yemekhane, etüt, özel hoca gibi kavramlar hic olmadi. bu tip durumlardan sadece dershaneyi yasadim, onu da mecburiyetten. o yüzden de özel okullarda okuyan insanlarin nasil bir kafa yapisina sahip olduklarini sadece cevremden biliyorum. cevremdekilerden kimisi tüm kliselerle örtüsürken, kimisi de bundan oldukca uzakta. ama eger genelleme yapacaksak, “iyi” bir özel okulda yetismis biri, genellikle o malum kliseleri dogruluyor.

dedim ya, ben devlet okulunda okudum. üstelik hatirlamaktan pek de keyif almadigim sekilde okudum. genelde pek iyi günlerim olmadi orada. onlarin yerinde ben de olsam, benzer davranirdim bana karsi diye düsünmeden edemiyorum zaman zaman. sonra düsünmekten vazgeciyorum. gerek yok…

okudugum okul devlet okuluydu, evet, ama anadolu lisesi olmasindan dolayi, bir kapici cocugu ve “tikkijan” ayni cati altinda egitim görebiliyordu. o ortamda bile, tek tip kiyafet zorunluluguna ragmen, insanlar arasindaki kiyafet rekabeti oldukca fazlaydi. hatta o marka tutkusunun bulasici oldugunu bile düsünebilir insan. o derece…

tabii böyle bir ortamda ister istemez serbest kiyafet sözü geciyordu. ben de bu furyadan etkilenip babamla bir gün konustum bu konuyu. ve sadece bir gün buna yetti. yaptigi aciklama o zaman cok mantikli gelmemis olsa da, su anda aklibasinda herkesin korkusunu bana anlatmisti. birisi 5 gün üst üste ayni kiyafeti giymek zorundayken bir digerinin her gün farkli ve iyi markali pahali kiyafetle okula gelmesi hem insanlari kutuplastiracak, hem de bunun sonucunda buna ulasamayan birini mutsuz edecektir.

umarim yanilan ben olurum.

esintiler

bazen cesitli düsüncelere daliyorum, düsünüp duruyorum…

bugünkü favorim ise su: yanlis yerde konumlanmis durumda gibi hissediyorum kendimi. tamam, isim gücüm yerinde cok sükür. o konuda bir sikayetim yok. memur mantigiyla düsündügümde sikayet edebilecegim zerre kadar sey yok. ama en basindan, 9 yil öncesinde biraz daha farkli bir yola girmis olsam belki daha iyi bir hayat yasiyor olur muydum diye düsünmeden edemiyorum.

hafta sonlarimi genellikle isimden cok bagimsiz seyler yaparak degerlendiriyorum. mesela blogosfere göz atiyorum, fotograflar inceliyorum, yeni teknoloji haberlerini okuyorum, falan filan…

bugün yine bunlari yaparken yanlis bölüm okudugumu, yanlis bir is yaptigimi hissettim. gecici bir his mi bilmiyorum, ama daha farkli alanlarda calissam daha mutlu olurmusum gibi hissediyorum.

mesela mimari alanini seviyorum. onunla ilgili bir seyler okumak, fotograflara bakmak beni mutlu ediyor. tam da bu yüzden o tip bir alanda calissam beni daha mutlu ederdi diye düsünüyorum bugün.

fotograf da benzer bir konu mesela. ama onu hobi olarak da devam ettirmek mümkün tabi. yeter ki insan istesin. bu aralar bu konuya daha fazla egilmem lazim, bunun da farkindayim. bu konuda yeniden adimlar atmaya da basladim :).

bu düsünceler büyüyor, büyüyor ve bir noktada tikaniyor: yetenek. bu bahsettiklerimin tamami sevmenin yaninda yetenek isteyen seyler. belli kurallarla bir yere kadar ilerlenebiliyor. bu yüzden de hayatimi degistirebilecek herhangi bir karar verme olasiligim cok cok düsüyor. hos, yüksek olsa ne olacak ki, sanki o kadar cesur bir karar verebilirmisim gibi… 🙂

Fotoğraf Bir Yazın Sanatı Olabilir Mi?

Sener Soysal diye biri var. Fotoğraflar oldukça ilgili bir “Yıldızlı”, okuyor ve yazıyor aynı zamanda. Benim gibi tıpkı. Onu tanımam Yildiz Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü e-posta grubunda oldu. Tanımam dediğim, ismiyle karşılaşmam ve bir kaç da mailini okumamdan ibaret…

…-ti. Bir süre önce cok da geç kalmış bir sekilde tanıştığım altkitap‘ta bir fotoğraf kitabı gördüm. Yazarı ise Şener Soysal idi. Tabii ki dogrudan edindim ve bugün onun kitabını okumaya başladım.

Genel olarak oldukça takdire şayan bir iş çıkarmış. o yüzden de kendi weblogumdan da tebrik etmek ve okuyan bir avuç insan da olsa, onlara bu insanı tanıtmak istedim. Ben amatör yazarları da okumak gerektiğini savunuyorum. Cogu hoşuma giden islere imza atıyor. Blogları takip etme nedenim de bu belki de. Senin-benim gibi insanlar çıkıp kendilerini yine sana-bana açıyorlar ve bunu da iyi bir dille yapıyorlar. Sokakta “Hafız dün gece şu şu hatunla acayip bir günah gecesi yaşadık” diyen adam ile PuCCa arasındaki fark da bu iste. Aynı şeyi farklı dillere anlatan iki insan.

Bu nedenle iste, Şener’in yaptığını takdir ettim(naçizane) ve ona çok özendim. Ne zamandır benim de aklımda benzer bir proje yok değil aslında ama kendime güven kısmında bocalıyorum işin.

Bu kadar girizgahin ardından, asıl soruya dönelim. Şener, kitabında bizim algıladığımız anlamdaki fotoğrafı biraz daha farklı bir boyuta taşımış ve fotoğraf altı yazılarla onları başka bir şeye dönüştürmüş. Tamam, bunu ya da böyle bir şeyi ilk yapan o değil ama aramızda bir bağ oldugundan olsa gerek beni olumlu yönde etkiledi.

Diyeceğim o ki, ben okumaktan cok keyif aldım/alıyorum. Size de tavsiye ederim.

20111212 07:34

blog icerigi ve varligi ile ilgili

uzunca bir süredir burada bir seyler yazip ciziyorum. ama bu seferki biraz daha farkli.

blog yasantim 2006 yilinda basladi, bir seylerden bahsetmeye basladim o siralar. sonra o blog cok da iyi gitmedi. bir sekilde zaman ayiramama ve yazamama, konsantre olamama sorunlariyla karsilastim, biraktim. oysa cok da umutluydum ortaya güzel seyler cikacagindan. ama olmadi. ne kalitesi, ne de kantitesi bir seylerin devam etmesine yetti. sonuc, hüsran.

sonra burayi actim. üstelik kendi internet alanimda yayin yapiyorum. her ne kadar su ara bunun ne kadar da gereksiz oldugunu anlamis olsam da, bir sekilde devam ediyorum. kendi alanimdan yayin yapmak mesakkatli bir ugras, itiraf etmeliyim. ama blog tutmak, oldukca güzel bir his. arada sirada dönüp eski yazilarima göz atinca, aslinda hayatta nelerin degisip nelerin ayni kalabilecegini anliyor insan (zaten blog denen sey de tam olarak bu: cevrimici bir günce. adi da weblogdan geliyor ve kullanim kolayligindan dolayi blog olarak kisaltilmis bir kelime).

bugüne kadar burada bir cok konuda bir cok sey yazdim. en özelimden en genelime dek bana ait bir cok sey paylastim. sagolsunlar, arkadaslarim da bu yolculukta bugüne dek beni yalniz birakmadi. su anda yaklasik 10 kisi düzenli olarak blogumu okuyor. bunlarin hemen hepsi de arkadaslarim. bu da cok mutlu edici bir sey. onlara ulasabildigim bir mecram var. internette cok uzun zaman geciren ben, bu kanal ile sevdiklerime ulasabiliyorum. üstelik her yerde ulu-orta yazamadiklarimi bu kanalla yaziyorum. daha fazla okunmasi da beni endiselendirirdi zaten, bu da baska bir gercek.

ayrica bu blog, kendi hayatimda bir cok seyi degistirebilecek zamanlar gecirdi. mesela, su anda iki tane onaylamadigim ama arada sirada dönüp okudugum yoruma sahip. birini hala anlayabilmis/cözebilmis degilim. insanlarin benden nefret ettifmis olmami sembolize ettigi icin de aslinda derinden etkileyeilen bir yorum. ama bu iki yorum, aslinda blogosferin ve benim bu kendimce actigim güncemin nerelere ulasabildigini, neler yapabildigini gösteriyor. bugüne kadar anonim istatistikler disinda bir iz birakmamis insanlarin da cok nadir de olsa takip ettiklerini biliyorum. en azindan birilerinden duymuslugum var.

aslinda bunlari buraya yazmam cok sacma. cünkü burasi aslinda benim kum havuzum. kimin okuyup okumadigi, kiminyorum yaptigi, varligi yoklugu falan hep önemsiz olmaliydi. ama iste insanim ben de, bir egom var. insanlar okusun, benimle üzülsün, sevinsin istiyorum. zaten bunu istemesem neden milyonlarca (milyar?) insanin teoride okuyabilecegi bir kanala özel konularimi yazayim ki? su an yazdiklarimdan da, kendimden de nefret ediyor olusumun nedeni de bu.

evet, dedim ya, bu yazi biraz daha farkli. belki de blogun bugünden sonraki yasami hakkinda söz sahibi olacak. üzerine biraz daha düsünecegim ve sonrasinda bir karar verecegim bir konu bu. ama o ana dek, oldugu gibi birakacagim. kararimi verdikten sonra da bu blogun icerigi ve hatta varligi konusunda adimlar atacagim.

bir dahaki sefere dek, hosca kalin!

ps: bu arada, burada cok güzel bir “calisma odam” calismasi var. bana ne kadar da farkli seyler hissettirdi izlerken, bilemezsiniz.

Karar(-sizlik)

Kimi kararlar var ki, cok cabuk alinmiyor.

Uzun zamandan beri verdigim en zor kararlardan birinin esigindeyim hala. Bir süre önce bahsetmistim, tasinmam lazim. Ama bu konuda hala kesin bir karara varabilmis degilim. Bir yandan Köln gibi, Frankfurt gibi merkezi bir yere tasinmayi istiyorum. Ama diger yandan da belli bir hayatimi kurdugum sehir olan Karlsruhe’de kalmak…

Aslinda basta karar vermek cok da zor degildi. Hatta ev bakmaya bile baslamistim. Ama sonra biraz daha isime gücüme alisinca baktim ki, durumlar baska, hayat ayri, öncelikler farkli. Artik teknik olarak Karlsruhe’de yasamadigim icin, kötü yanlarini görmüyorum mesela. Buna ayiracak zamanim da olmuyor zaten. Cünkü sadece iki gün buradayim ve bu süre zarfinda zaten yeterince mesguliyetim oluyor. O yüzden de sevmediklerimi görmemeye basladim. Kaybolmadilar belki, ama benim dogrudan ilgim oldukca azaldi. Göz görmeyince de gönül katlaniyor bir sekilde.

Öte yandan, baska bir sehirde ev bulmak kolay bir sey degil. Bir de hafta ici calistigim yerde de olmayinca, isin rengi iyice degisiyor. Cünkü evlere bakabilmek icin sadece bir günüm var: cumartesi. Bu sekilde iletistigim ev sahipleri/emlakcilardan geri dönen olmadi henüz. Daha ev bakma firsatim bile olmadi, begenmeyi ya da tutmayi birakalim bir yana.

Isin sosyal yani ise bambaska bir yön. Burada bir hayatim var, arkadaslarim, tanidiklarim var. Alistigim, her seyini bildigim bir sehir. Baska bir sehir demek, her seye sifirdan baslamak demek. Buna enerjim var mi mesela, cok emin degilim. Ayrica ilk iki yil bu hayati oturtana dek yasadiklarim aklima geldikce, ayni sorunlari yeni tasinacagim sehirde de yasama olasiligi cok canimi sikiyor. O günler zordu…

Ama su gercek de aklima geldikce, kafam yine yeni yeniden karisiyor: Isim gezici bir is. Su anda Essen’de calisiyorum ve iyi bir tren baglantim var. Ama Mart’tan sonra ne olacagini su anda bilmiyorum. Karlsruhe’nin havaalani cok da iyi bir yerde degil ve ulasimi cok basarili degil. O yüzden de burada kalirsam ileride bir sikinti yasayabilirim.

Her seyi göz önüne alinca, bosa koysam dolmuyor, doluya koysam almiyor…

2011 – 41

Bugün ilk kez hafta sonu bitti diye üzülüyorum. Arkadaslarimla güzel zaman gecirdim bu hafta sonu. Bundan sonrakiler nasil olur, bilmiyorum. Cünkü artik üniversite aciliyor. Bu da su demek, insanlarin yapmasi gereken seyler olacak. O yüzden disari cikamayacaklar. Ben de tabii ki peki diyecegim sadece.

Ama bu hafta sonu cok keyifliydi. Yeni biriyle tanistim, seker gibi bir insan. Cok sevdim mesela. Arkadas grubumuzdaki iyi insanlarin arasina birini daha kattik yani. Ayrica tatildeki arkadaslarimiz da döndüler bugün. Özlemisim onlari da, bugün görüsünce mutlu oldum.

Bugün bir sey farkettim ki, Karlsruhe’de yasamiyor olmam (hafta sonlari burada olmayi yasamaktan saymiyorum), bu sehirden daha az nefret etmeme yol aciyor. Sadece hafta sonlari buradayim, onda da zaten arkadaslarimla gecirdigim zamanlarda mutlu oluyorum. O yüzden de su an ev bakma islerine ara verdim. Icimden de gelmiyor zaten artik. Bir de kurulu düzenimi bozmak, arkadaslarimdan ayrilmak zor geliyor. Güzel insanlar var burada, güzel dostluklar. Bugün kulagimda müzigimle yolda yürürken derin bir nefes aldim ve mutlu oldum. Kendime “Yasamak güzel yahu” dedim hatta. Uzun zaman sonra ilk kez…

Bir süredir Essen’de calisiyorum. Essen cok sevdigim bir sehir izlenimi kazandirmadi bana (malesef). Sadece begendigim bir sokagi var, orasi hic de fena degil gercekten. Ama bu aralar kaldigim oteller oraya uzak biraz. Önümüzdeki hafta yine sevdigim otelde kalacagim ve bu sayede o sokakta aksamlari iyi vakit gecirme sansim olacak. Kasim ayinda da otelimi oraya ayarlayabilirsem, süper olacak gercekten =).

Otel falan demisken, otelde yasiyorum, malum. Bir is arkadasimin bu konuda söyledigi bir sey vardi: “Bu is adami simarik yapiyor”. Gercekten öyle. 4 yildizli otellerde kalip, ekmek elden su gölden yasiyoruz. Ama yine de kimi zaman burun kiviriyoruz resmen =). Düsününce cok asagilik geliyor ama öyle. Iyi otelleri birbiriyle karsilastirmaya baslayinca artik bu hayata alistigini anliyor insan.

Simdi ütü ve hazirlanma zamani. Yarin yine is var, malum =).