her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil

berlin‘e son gittiğimde, hipster denen bir kelimeden ne kadar daha bihaber olacağımı bilmiyordum. bundan hemen hemen 9 yıl önce, interrail ile ziyaret ettiğim berlin’i, geçen hafta sonu yeniden ziyaret ettim. üstelik, bu kez ne kadar da değişmiş olduğunun yüzüme vuruluşuna şahit olarak.

“her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil” yazısını okumaya devam et

yol

bazen, hayatımın büyük kısmını oluşturan şeyler, artık keyif vermemeye başlıyor. üstelik hayatın o kadar da içinde oluyor ki, her an, her dakika bir keyifsizlik hali baş gösteriyor. hani arkadaşlar da olmasa, çekilecek şey değil. diyor ya hani mahsun, “ama arkadaşlar iyidir” diye, öyle bir şey işte.

“yol” yazısını okumaya devam et

sadece rüzgar

beni tanıyanlar ve bir süredir takip edenler bilirler ki, ben denizi severim. denizden çıkan ürünleri yerim, yanında kendimi huzurlu hissederim. çocukluğum istanbul’un maltepesi’nde, “yalı” mahallesinde geçmiştir (egeliler için “yalı” kelimesi durum konusunda yeterince açıklayıcı olacaktır. egeli olmayanlar için, deniz kenarında bir mahalledir efendim yalı mahallesi. eskiden oldukça güzeldi, şimdilerde fazlasıyla kalabalık). ondan olsa gerek, deniz önemli benim için. hatta iyot kokusuna zaman zaman o kadar özlem duyuyorum ki, sabiha gökçen havalimanı’na indiğimde iyot kokusu duyuyormuşum gibi oluyor (bilmeyenler için söylüyorum, sabiha gökçen havalimanı denize kuş uçuşu yaklaşık 5 km).

böyle bir yaşam süren biri için tabii tekrar denize kavuşma olasılığı oldukça heyecan verici oluyor. geçen yaz böyle bir fırsattan istifade kiralık bir teknede başladı benim kişisel anlamda gerçek yelken maceram. teknemiz, artık üretimde olmayan beneteau oceanis 343 marka-modele sahipti (şu an üretimine devam edilen muadil model beneteau oceanis 34). tekne yaklaşık 10 metre boyunda ve 6 kişi kapasiteyle kullanılabiliyor. genel bir gezi için oldukça yeterli ve keyifli bir tekne. üzerine çok güzel bir ekip de eklenince tadından yenmez oldu.

bu tip bir gezi, insanın hayatında çeşitli şeyleri değiştiriyor. bunların başında ise elindekiyle yetinmek geliyor. çünkü (mecburen) öğrenilmesi gereken en önemli şey, elindeki kaynakları sınırlıyken yaşama zorunluluğu. eğer teknedeki herhangi bir kaynak (elektrik, temiz su, yiyecek, içecek, pis su tankındaki yer) dikkatli kullanılmazsa ne yazık ki bitiyor. bu da yapılan rota planlamasını sekteye uğratabilecek bir konu. o yüzden bunu öğrenmek gerekiyor. bu yüzden de konaklanacak koylarda eğer bir restoranın iskelesine bağlanılmayacaksa daha dikkatli su ve elektrik harcanmasında fayda oluyor. eğer bağlanılacaksa zaten sorun yok, oralarda tuvalet ve duş da dahil her şeye hemen hemen ücretsiz ulaşılabiliyor (restorandan faydalanmak ön koşul tabii).

gezimiz, marmaris‘te bulunan netsel marina‘da başladı. kaptanımız rolündeki amcam da dahil olmak üzere toplamda üç kişi bir gün öncesinden orada bulunmamızdan dolayı ilk geceyi marinadan çıkmadan teknede geçirdik. bu, genellikle normalde yapılan bir şey değil ancak bir önceki hafta aynı tekne yine amcam kaptanlığında denizde olduğu için arada kalan bir gün sorun olmadı. ertesi gün geri kalan iki kişi de istanbul’dan geldiler ve artık demir almaya hazırdık.

teoride!!! çünkü hazır olan sadece ekip kısmı :). zira öncesinde alışveriş ve tekne teslimi işlemleri yapılmak zorunda.

alışveriş yapılabilecek iki tane süpermarket var. bunlardan biri marina içindeki süpermarket, diğeri de arabayla 15 dakika civarında bir sürede ulaşılabilecek nispeten daha büyük ama uzak olan bir süpermarket. avantajı, aldıklarınızı ücretsiz olarak tekneye gönderiyorlar. yani ekstra lojistik sorununuz olmuyor.

alışverişimizi tamamlamamızın ardından, yaptığımız alışveriş teknemize gelene dek biz de marinadaki işlerimizi halletmek üzere geri döndük. bu sırada da teknemizin son kontrolleri yapıldı ve teslim işlemleri tamamlandı. yaptığımız alışveriş de gelip yerleştirme işlemlerinin yapılmasının ardından artık denize çıkma zamanı gelmişti.

gezimizin ilk durağı, marmaris’e çok uzak olmayan çiftlik koyu idi. bu koy, girişinde bir ada bulunan ve bomboş olmasa da bakir bile sayılabilecek bir koy. orada bulunan ve teknecilerin yoldaşı iskelelerden birine bağlandık. zaten marmaris’ten öğleden sonra denize çıktığımızdan, yakın bir koyda konaklamak için durmak pek de kötü bir fikir olmuyor. restoranı bir öğün kullndığındığınızda, teknenin iskelesine bağlanarak temiz su ve elektrik alabiliyorsunuz.

ertesi gün uyandığımda öğrendim ki, bundan üç aşağı beş yukarı 10 yıl önce yaptığım ve pek de sevmediğim bir marmaris tatilimi geçirdiğim koy, çiftlik koyu imiş. neyse ki bunu öğrendiğimde o koyda yeterince zaman geçirmiştim ve önyargılı başlamam pek mümkün olmadı. objektif değerlendirme sonrasında söyleyebilirim ki, çiftlik koyu güzelmiş, mesele o oteldeymiş aslında :).

çiftlik koyu ardından bir sonraki durak olan bozukkale‘ye doğru yola çıktık. bozukkale, ege kıyılarındaki antik şehirlerden biri. burada da bir gece geçirdik. marmaris çevresindeki çoğu koy gibi burası da oldukça keyifli bir koy. eski zamanlardan kalma “bozuk” bir “kale”si var. bu kale zamanında girit ve bizans tarafından askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. biz karaya çıkıp gezmemiş olsak da, treking imkanı sunabilecek bir koy. o açıdan genel olarak oldukça keyifli.

üçüncü durağımız, pek sevgili ortaçgil‘in de yılın yarısında yaşadığı bozburun idi. ancak bozburun’a vardığımızda saat biraz erken olduğundan,  öncesinde hemen hemen tam karşısındaki küçük koy oğlanboğuldu’da bir süre demirledik. özellikle denizin rengi oldukça iştah açıcıydı ve bir kaç saat orada konaklamak hiç de fena değildi.

bozburun’a yaklaşırken sizi bir ada karşılıyor. bu adanın yanından geçip, limanına girdiğinizde sizi küçük bir balıkçı kasabası ve bana göre biraz da cittaslow havası taşıyan bir hayat karşılıyor. her şey çok butik, çok küçük, çok sade ve inanın çok güzel! bu nedenlerle olsa gerek, bozburun, beni bu gezide en çok etkileyen yerlerden birincisi oldu. hayatımın ilerleyen yıllarında bir süreliğine ya da geri kalanı için yaşamayı düşünebileceğim bir yer. gerçi klasik türk kafasıyla apartman dikilmeye başlanmış. benim beğendiğim şekliyle kalacağından biraz şüpheliyim açık konuşmak gerekirse. ama marmaris’in genelinde bu durum hakim, bozburun bundan şimdilik az etkilenmiş görünüyor. bu konuya dair bir kaç sözüm daha var, ama onlar bu yazının sonunda.

bozburun’dan sonraki durağımız eşsiz deniziyle dirsekbükü oldu. dirsekbükü ile ilgili yazacak çok şey var ama benim türkçe’m ne  yazık ki pek yeterli olmayacaktır. ancak şöyle söylemem mümkün. dönüşte alacağımız yolu uzatıp (tek seferde daha uzun mesafe, daha fazla stres ve yorgunluk demek) orada bir gece daha kalmayı tercih ettik. dirsekbükü, oldukça bakir bir koy. hatta deniz dışında pek de ulaşımı mümkün görünmeyen, koy içinde sadece bir restoran barındıran bir koy. restoranda fiyatlar tek olmanın da sonucu olarak yüksek. ama koyun güzelliği buna değer. eğer bizim gibi açıkta demirleyecekseniz, restorana uğramak mecburi değil.

dirsekbükü’nün ardından, geri dönüşe geçtik. son durak olan çiftlik’e vardığımızda son kahvaltımızda durumun farkına varıp hüzünlenmemek elde değildi. güzel bir son gün kahvaltısı, bu hüznü biraz olsun hafifletti.

bu güzel kahvaltının ardından, marmaris marina’ya doğru yelken açtık. marina girişinde bulunan yakıt istasyonunun önünde biraz sıra beklemiş olsak da, sağ salim bir seyri tamamlamanın vermiş olduğu hafiflikle o geceyi de teknede geçirmek üzere marinaya girip tekneyi bıraktık. artık bir sonraki gezinin planlaması ve gün sayma işlemi başlamıştı.

son olarak, dikkatimi çeken üzücü bir duruma ucundan değinmek istiyorum. marmaris’e girerken, yakın tarihimizdeki inşaat çılgınlığını görüp de hüzünlenmemek elde değil. içinden de belli oluyor ama denizden limana yaklaşırken karşınızda yüksek ve geniş apartmanlar, alabildiğine beton ve kalabalık kıyıları görünce, şehirleşme konusunda aslında ne kadar geride olduğumuzu ve çok bina yapmanın bir ege kasabasında neden yeri olmaması gerektiğini farkediyorsunuz. bodrum’un çok eve sahip oluşu bir sorun, evet, ama bu evlerin iki katlı ve beyaz oluşu bile havasının çok çok az da olsa korunmasını sağlamış. marmaris merkez bu konuda ne yazık ki oyunu kaybetmiş durumda.

bu yazıyı bitirirken, bu yılki tekne turunun yeri, zamanı, ekibi ve teknesi de belli olmuş durumda. yani şu an yeni gezinin heyecanı çoktan başladı. eminim ki bu yılki gezinin yazısı yazılırken de en az şimdiki kadar güzel anılarla anacağım. o zamana dek, geri dönüp bunu okumak zorundayız.

rüzgarımız bol, pruvamız neta olsun…

 

 

şehir

Yeni bir ülke bulamazsın.
Başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın,
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de…

Yukarıdaki dizeler, modern Yunan şairlerinden Konstantinos Kavafis’e ait.

Gurbet edebiyatı yapmak istemiyorum ama 5,5 yılın(and counting) özeti budur.

Herkese güzel bir perşembe dilerim.

akademi

her seçim bir vazgeçiştir… bundandır, hiçbir insanın olmayışı, bir seçimin ardından diğer seçenekte kalmayan.

ben de o kümeye dahilim elbet, üstelik bir ya da iki soruyla değil. o yüzden aklım hep o “diğer şey”e kayar, mutsuz anlarıma çözüm oradaydım gibi sanki.

en son örneği ise aslında bir süredir depreşen akademiye dönüş isteği. bunun tetikleyicisi ise yayımlanan master tezim oldu. insan öyle bir hazzı ve tatmini az şeyden alır, geride kalan yıllarda gördüğüm kadarıyla.

olup olmayacak olması bir yana, içimdeki istek bir süredir büyüyor. sonunda ne olacağını bekleyip göreceğiz…

vazgeçiş

hayatımızı şekillendiren şey verdiğimiz ve vermediğimiz kararların tamamı diyebiliriz sanırım.

bu bağlamda bakıldığında, o karar verdiğimiz yol ayrımlarına şimdiki bilgimizle durup baktığımızda gördüklerimizin ne kadar mutluluk verdiği de de sanırım şu anki pişmanlık ya da memnunluk seviyemizi belirleyen şey.

peki, şimdi bir şansınız olsa ve şimdiki bilginizle geri gitseniz yine aynı kararları alır mıydınız? mesela kendimden yola çıkayım, hayatımdaki belki de en kötü günleri geçirdiğim şehir olan karlsruhe’de geçirdiğim o günleri o şekilde geçireceğimi bilsem eğer yeniden o yola sapar mıydım? yoksa es geçip master için berlin’den gelecek yanıtı bekleyip ilk dönemi kaçırır mıydım? peki ya berlin de işi çözmeseydi? bunu bilemeyiz. tıpkı o dönemde karlsruhe’yi bilemediğimiz gibi.

dün gece/bu sabah yine bilinçaltımın bana oynadığı ufak oyunların kurbanı oldum. sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç gelmemişim gibi, sanki yaşamamışım gibi bu 5 yılı. sanki her şey eskisi gibiymiş gibi.

insan acaba demeden edemiyor. ve tüm bu acabaların toplamı da aslında insanın hayatını var ediyor. çünkü her seçim bir vazgeçiş ve her vazgeçiş insanın aklında bir yerlerinde duruyor.

 

acaba hayattır.

hayat acaba.