Bit…

2005 imiş, baharmış. Analiz 2 sınavından çıkmışık. Çıkışta Aylin’in başından aşağı şu dökmüşük. Bit’e atlayıp, Dilara’yı Kabataş’a, okuluna bıraktıktan sonra 4 kişi olaylı bir köprü geçişinden sonra, Fenerbahçe’ye gitmişik. Orada takılmışık bir süre. arabanın sağ marşpiyelini aramızdan biri annesine yalan söylerken mahvetmişik. Sonra Acıbadem’de Nautilus’a gitmişik, oksijenli Kosla almışık, temizlemşik arda kalanları. Sonra herkes evine gitmiş.

Bu günü hiç unutmamışık…

Zere Sokak

“Bunlar da Istanbullar’dan gelmisler.” dedi kadin komsusuna. Sessiz olmaya calisiyordu mümkün oldugunca. Istanbullular yaklasiyordu cünkü. Duyulsun istemiyordu. Utanma, cekinme, adi ne olursa olsun, bu duygu onu sessiz konusmaya itiyordu. Alisik degillerdi ne de olsa kasabalarina büyük sehirlerden birilerinin gelmesine. Bu gelenler, gelmeyi de birak, yerlesmislerdi üstelik. Bu durum da onu ve mahalledeki herkesi cok tedirgin ediyordu. Bu sebeple, ne zaman disarida görseler bu yabancilari, belli etmemeye calissalar da cekinip seslerinin seviyesini düsürüyor, konustuklarina daha da dikkat ediyorlardi.

Adi Nermin’di, konusan kadinin. Orta yasina gelmis, artik yavas yavas menopoz yaslarina geldigi icin eskisi gibi degildi. Ne kocasi, ne de cocuklari anlam veremiyorlardi artik yaptigi kimi seylere. Cabuk sinirleniyor, cocuklarina bunu belli edebilse de, kocasina kizdigini göstermeyi gözü kesmiyordu.

Bugüne kadar hep oldugu gibi, hala kocasindan korkuyordu. Zaten görücü usulü ile evlenmislerdi. Basta sevmese de kocasini, sonralardan alismisti. Kol kanat geren, koruyan, öyle böyle eve ekmek getirebilecek kadar isi olan bir adamdi Salim. Cocuklari icin, cok nadir de olsa arada sirada dayak da yiyordu kocasindan. Ama atalarindan, ninelerinden gördügü gibi, itiraz etmeden, “Sever de, döver de” diyerek devam ediyordu hayatina. Zaten sabahlari televizyonlarda cikan programlardaki kadinlari da cok garipsiyordu. Gerci artik az-cok alismisti bu duruma. Ama yine de o kadinlar ya sadakatsiz, ya sabirsiz, bazen de erkeksi geliyordu Nermin’e.

Cocuklar dese, ayri alemdi. Bir oglu vardi Salim ve Nermin’in. Oglu Refik, Nermin’e benziyordu. Gecen yil üniversite sinavina girmis, pek basarili olamamisti. Bu yil tekrar deneyecekti. Eger Izmir’de bir üniversite kazanamazsa askere gidecekti. Ailesi,  maddi acidan, onu sehir disina gönderebilecek kadar iyi durumda degildi. Sonra da babasinin yaninda ise baslayip, dükkani cekip cevirecekti. Bu sekilde bir hayat bicilmisti ona. Kendi de memnundu aslinda. Bugüne kadar yaptigi gibi, hic sorgulamamisti. Sorgulayamazdi da zaten. Bir kere denemisti, onda da agzinin payini almisti. Kaldiklari kasaba kücük yerdi sonucta, herkes herkesi taniyordu. En ufak bir sey, agizdan agiza yayiliyordu. Bir keresinde, sokakta yürürlerken babasiyla ayni fikirde olmadi. Yerin kulagi vardi ya, yayildi. Babasinin kulagina gitti, kahvedekiler sagolsun. Ama Salim hic kizmadi ogluna. Tipki daha önceki olaylar gibi, o da bir sekilde kayboldu, gitti.

Tüm bu ruhsal gelgitleri anlayan tek kitle ise, yaslari ona yakin olan komsulariydi. Onlar da benzer sorunlar yasadiklari icin, onu cok iyi anliyorlardi. Bu zamanlar, hepsi icin zordu. Bu zorlugu atlatmak icin, haftada bir kac gün yaptiklari ikindi vakti sohbetlerini Pazar disinda her güne cikardilar. Ne de olsa Pazar günleri tatil günüydü ve kocalari evde oluyordu. Onlar kahveye giderlerse, Pazarlari da görüsüyoralrdi, ama bir düzeni yoktu bunun.

Iki adamin Zere Sokak’a dogru dönüp denize inen yola girmesinin ardindan yan komsusu Zeliha, Nermin Hanim’a cevap verdi: “Hee” dedi. “Is mi ne kurmuslar. Deli bunlar ayol!”

Hosgeldin Mirim!

“Oooo!” dedi, “Hosgeldin, mirim!”. Onu uzun yillardir “Mirim” diye cagirirdi. Önceleri sakayla karisik olsa da sonrasinda iyice üzerine yapismisti mirim kelimesi.

Üniversite yillarindan beri dostlardi. Aralarina mesafe girmesine karsin, iliskilerini korudular. Ortak noktalarini e-posta ya da anlik mesajlasma sistemleri ve onlarin konusma fonksiyonlari ile sagladilar yillarca, yan yana olmadiklari zamanlarda. Bir cok kisinin aksine, kopmadilar birbirlerinden. Belki de paylastiklari ortak kaderlerdendi. Zira bir süre birkac ay ara ile benzer seyleri yasadilar. Dünyaya yakin bakislari, konusacak cok seylerinin olmasi, zaman zaman dünyanin en entel, zaman zamansa en primitif insanlari olabilmeleri ve bunu ayni anda yapabiliyor olmalari önemliydi.

Üniversiteden beridir doslardi ya, bazi hayalleri de o kadar eskiydi. Simdi ellili yaslardaki bu iki adam, o zamandan beridir bir kasabada yasama hayali kurdular. “Emekli olmadan emekli olmak” idi hayalleri aslinda. Ya da dost olarak yasamak gercek anlamda. Büyük sehrin stresi, aceleciligi derken bir cok seye vakit kalmamasi ise cabasiydi. Araya giren uzak mesafeler de aslinda bu tip bir ihtiyaci körüklemisti yillardir. Tüm bunlari asabilmek icin, bir hayal kurdular, daha ortada bunlarin hic biri yokken: kasaba.

Bir balikci kasabasiydi yasamak istedikleri yer. Ege’nin denize kiyisi olan, ama turistik olmamis bir kasabada yaz-kis yasamak istediler hep. Orada kücük, gercekten kücük bir tekneleri olacakti. Hayal bu ya, olacakti iste. Tüm gün calisip, aksamüstü denize cikacaklardi birazcik. Ardindan da kayikhanenin yakinlarindaki meyhaneye gidip orada edinilmis dostlara anlatacaklardi yillardir baslarindan gecenleri. Dertli olanlarin derdini, mutlu olanlarin sevincini paylasip, kendi dertlerini bölecek, mutluluklarini katlayacaklardi onlar icin yeni ama aslinda ahali icin eski insanlara anlatip. Hayal buydu ya iste, bir balikci kasabasinda yasayacaklardi, aksamlari meyhanede dostlarla tahta masalarda raki icip, musiki dinleyeceklerdi.

Bir gün geldi, mesafeler bitti aralarindaki. Bu bir göstergeydi aslinda. Ama her sey icin cok erkendi. Hala yaslari bunu yapmaya müsait degildi. Cünkü ülkelerinin gercekleri onlari büyük sehirde kalmaya zorluyordu. Malum, para kazanmak gerekiyordu yasayabilmek icin ve bunun icin de calismalari. Is imkanlari ise tek bir merkezde toplanmisti. Bu yüzden de ertelediler hayallerini bir süre.

Bir tanesi bir gün dedi ki “Ben gidiyorum.”. Alisikti o gitmeye. Ömrü boyunca defalarca gitmisti. Yasadigi yerde bir yil yasiyordu bir aralik. Sonra baska bir sehir, baska bir ülke. Alismisti aslinda gitmeye. Yine giderdi, gitti. Izmir’in kücük bir sahil kasabasina yerlesti, isini oraya tasidi. Zira internet bulunan her yerde calisabilirdi. Isi buna izin veriyordu. Tek kosul, Istanbul’da acmasi gereken satis ofisiydi. Bir sekilde tutturdu, yasayabildi. Uzun süre orada yasadi.

Digeri biraz daha farkli alanda calistigindan, yapamadi. Büyük sehirde kaldi. Kendince bir hayati oldu, yasadi bir sekilde…

Ve bir gün geldi bulustular. O balikci kasabasina yerlesemediler, baska bir yerde yasadilar bir süre. Ama artik hayallerine daha da yaklasiyorlardi. Ikisi de “isleri uzaktan da yürütebilen sirkette” calisiyorlardi artik. Ve ikisi de bir balikci kasabasindaydilar.

Iclerinden biri meyhanede oturmus, digerini bekliyordu bir gün. Hep ayni saatte gittikleri meyhaneydi orasi. Bu sefer bekleyen biraz daha erken gitmisti. Digeri tam saatinde kapidan belirdi, ahaliye selamini verdi(bunu asla ihmal etmezlerdi) ve her zamanki masasina yöneldi. Onu bekleyeni selamladiktan sonra, konustu belkeyen: “Oooo!” dedi, “Hosgeldin, mirim!”

Biterken “Feridun Düzagac – Söz Ver”  caliyordu.