her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil

berlin‘e son gittiğimde, hipster denen bir kelimeden ne kadar daha bihaber olacağımı bilmiyordum. bundan hemen hemen 9 yıl önce, interrail ile ziyaret ettiğim berlin’i, geçen hafta sonu yeniden ziyaret ettim. üstelik, bu kez ne kadar da değişmiş olduğunun yüzüme vuruluşuna şahit olarak.

“her başkentin en güzel yanı, eve geri dönmesi değil” yazısını okumaya devam et

sadece rüzgar

beni tanıyanlar ve bir süredir takip edenler bilirler ki, ben denizi severim. denizden çıkan ürünleri yerim, yanında kendimi huzurlu hissederim. çocukluğum istanbul’un maltepesi’nde, “yalı” mahallesinde geçmiştir (egeliler için “yalı” kelimesi durum konusunda yeterince açıklayıcı olacaktır. egeli olmayanlar için, deniz kenarında bir mahalledir efendim yalı mahallesi. eskiden oldukça güzeldi, şimdilerde fazlasıyla kalabalık). ondan olsa gerek, deniz önemli benim için. hatta iyot kokusuna zaman zaman o kadar özlem duyuyorum ki, sabiha gökçen havalimanı’na indiğimde iyot kokusu duyuyormuşum gibi oluyor (bilmeyenler için söylüyorum, sabiha gökçen havalimanı denize kuş uçuşu yaklaşık 5 km).

böyle bir yaşam süren biri için tabii tekrar denize kavuşma olasılığı oldukça heyecan verici oluyor. geçen yaz böyle bir fırsattan istifade kiralık bir teknede başladı benim kişisel anlamda gerçek yelken maceram. teknemiz, artık üretimde olmayan beneteau oceanis 343 marka-modele sahipti (şu an üretimine devam edilen muadil model beneteau oceanis 34). tekne yaklaşık 10 metre boyunda ve 6 kişi kapasiteyle kullanılabiliyor. genel bir gezi için oldukça yeterli ve keyifli bir tekne. üzerine çok güzel bir ekip de eklenince tadından yenmez oldu.

bu tip bir gezi, insanın hayatında çeşitli şeyleri değiştiriyor. bunların başında ise elindekiyle yetinmek geliyor. çünkü (mecburen) öğrenilmesi gereken en önemli şey, elindeki kaynakları sınırlıyken yaşama zorunluluğu. eğer teknedeki herhangi bir kaynak (elektrik, temiz su, yiyecek, içecek, pis su tankındaki yer) dikkatli kullanılmazsa ne yazık ki bitiyor. bu da yapılan rota planlamasını sekteye uğratabilecek bir konu. o yüzden bunu öğrenmek gerekiyor. bu yüzden de konaklanacak koylarda eğer bir restoranın iskelesine bağlanılmayacaksa daha dikkatli su ve elektrik harcanmasında fayda oluyor. eğer bağlanılacaksa zaten sorun yok, oralarda tuvalet ve duş da dahil her şeye hemen hemen ücretsiz ulaşılabiliyor (restorandan faydalanmak ön koşul tabii).

gezimiz, marmaris‘te bulunan netsel marina‘da başladı. kaptanımız rolündeki amcam da dahil olmak üzere toplamda üç kişi bir gün öncesinden orada bulunmamızdan dolayı ilk geceyi marinadan çıkmadan teknede geçirdik. bu, genellikle normalde yapılan bir şey değil ancak bir önceki hafta aynı tekne yine amcam kaptanlığında denizde olduğu için arada kalan bir gün sorun olmadı. ertesi gün geri kalan iki kişi de istanbul’dan geldiler ve artık demir almaya hazırdık.

teoride!!! çünkü hazır olan sadece ekip kısmı :). zira öncesinde alışveriş ve tekne teslimi işlemleri yapılmak zorunda.

alışveriş yapılabilecek iki tane süpermarket var. bunlardan biri marina içindeki süpermarket, diğeri de arabayla 15 dakika civarında bir sürede ulaşılabilecek nispeten daha büyük ama uzak olan bir süpermarket. avantajı, aldıklarınızı ücretsiz olarak tekneye gönderiyorlar. yani ekstra lojistik sorununuz olmuyor.

alışverişimizi tamamlamamızın ardından, yaptığımız alışveriş teknemize gelene dek biz de marinadaki işlerimizi halletmek üzere geri döndük. bu sırada da teknemizin son kontrolleri yapıldı ve teslim işlemleri tamamlandı. yaptığımız alışveriş de gelip yerleştirme işlemlerinin yapılmasının ardından artık denize çıkma zamanı gelmişti.

gezimizin ilk durağı, marmaris’e çok uzak olmayan çiftlik koyu idi. bu koy, girişinde bir ada bulunan ve bomboş olmasa da bakir bile sayılabilecek bir koy. orada bulunan ve teknecilerin yoldaşı iskelelerden birine bağlandık. zaten marmaris’ten öğleden sonra denize çıktığımızdan, yakın bir koyda konaklamak için durmak pek de kötü bir fikir olmuyor. restoranı bir öğün kullndığındığınızda, teknenin iskelesine bağlanarak temiz su ve elektrik alabiliyorsunuz.

ertesi gün uyandığımda öğrendim ki, bundan üç aşağı beş yukarı 10 yıl önce yaptığım ve pek de sevmediğim bir marmaris tatilimi geçirdiğim koy, çiftlik koyu imiş. neyse ki bunu öğrendiğimde o koyda yeterince zaman geçirmiştim ve önyargılı başlamam pek mümkün olmadı. objektif değerlendirme sonrasında söyleyebilirim ki, çiftlik koyu güzelmiş, mesele o oteldeymiş aslında :).

çiftlik koyu ardından bir sonraki durak olan bozukkale‘ye doğru yola çıktık. bozukkale, ege kıyılarındaki antik şehirlerden biri. burada da bir gece geçirdik. marmaris çevresindeki çoğu koy gibi burası da oldukça keyifli bir koy. eski zamanlardan kalma “bozuk” bir “kale”si var. bu kale zamanında girit ve bizans tarafından askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. biz karaya çıkıp gezmemiş olsak da, treking imkanı sunabilecek bir koy. o açıdan genel olarak oldukça keyifli.

üçüncü durağımız, pek sevgili ortaçgil‘in de yılın yarısında yaşadığı bozburun idi. ancak bozburun’a vardığımızda saat biraz erken olduğundan,  öncesinde hemen hemen tam karşısındaki küçük koy oğlanboğuldu’da bir süre demirledik. özellikle denizin rengi oldukça iştah açıcıydı ve bir kaç saat orada konaklamak hiç de fena değildi.

bozburun’a yaklaşırken sizi bir ada karşılıyor. bu adanın yanından geçip, limanına girdiğinizde sizi küçük bir balıkçı kasabası ve bana göre biraz da cittaslow havası taşıyan bir hayat karşılıyor. her şey çok butik, çok küçük, çok sade ve inanın çok güzel! bu nedenlerle olsa gerek, bozburun, beni bu gezide en çok etkileyen yerlerden birincisi oldu. hayatımın ilerleyen yıllarında bir süreliğine ya da geri kalanı için yaşamayı düşünebileceğim bir yer. gerçi klasik türk kafasıyla apartman dikilmeye başlanmış. benim beğendiğim şekliyle kalacağından biraz şüpheliyim açık konuşmak gerekirse. ama marmaris’in genelinde bu durum hakim, bozburun bundan şimdilik az etkilenmiş görünüyor. bu konuya dair bir kaç sözüm daha var, ama onlar bu yazının sonunda.

bozburun’dan sonraki durağımız eşsiz deniziyle dirsekbükü oldu. dirsekbükü ile ilgili yazacak çok şey var ama benim türkçe’m ne  yazık ki pek yeterli olmayacaktır. ancak şöyle söylemem mümkün. dönüşte alacağımız yolu uzatıp (tek seferde daha uzun mesafe, daha fazla stres ve yorgunluk demek) orada bir gece daha kalmayı tercih ettik. dirsekbükü, oldukça bakir bir koy. hatta deniz dışında pek de ulaşımı mümkün görünmeyen, koy içinde sadece bir restoran barındıran bir koy. restoranda fiyatlar tek olmanın da sonucu olarak yüksek. ama koyun güzelliği buna değer. eğer bizim gibi açıkta demirleyecekseniz, restorana uğramak mecburi değil.

dirsekbükü’nün ardından, geri dönüşe geçtik. son durak olan çiftlik’e vardığımızda son kahvaltımızda durumun farkına varıp hüzünlenmemek elde değildi. güzel bir son gün kahvaltısı, bu hüznü biraz olsun hafifletti.

bu güzel kahvaltının ardından, marmaris marina’ya doğru yelken açtık. marina girişinde bulunan yakıt istasyonunun önünde biraz sıra beklemiş olsak da, sağ salim bir seyri tamamlamanın vermiş olduğu hafiflikle o geceyi de teknede geçirmek üzere marinaya girip tekneyi bıraktık. artık bir sonraki gezinin planlaması ve gün sayma işlemi başlamıştı.

son olarak, dikkatimi çeken üzücü bir duruma ucundan değinmek istiyorum. marmaris’e girerken, yakın tarihimizdeki inşaat çılgınlığını görüp de hüzünlenmemek elde değil. içinden de belli oluyor ama denizden limana yaklaşırken karşınızda yüksek ve geniş apartmanlar, alabildiğine beton ve kalabalık kıyıları görünce, şehirleşme konusunda aslında ne kadar geride olduğumuzu ve çok bina yapmanın bir ege kasabasında neden yeri olmaması gerektiğini farkediyorsunuz. bodrum’un çok eve sahip oluşu bir sorun, evet, ama bu evlerin iki katlı ve beyaz oluşu bile havasının çok çok az da olsa korunmasını sağlamış. marmaris merkez bu konuda ne yazık ki oyunu kaybetmiş durumda.

bu yazıyı bitirirken, bu yılki tekne turunun yeri, zamanı, ekibi ve teknesi de belli olmuş durumda. yani şu an yeni gezinin heyecanı çoktan başladı. eminim ki bu yılki gezinin yazısı yazılırken de en az şimdiki kadar güzel anılarla anacağım. o zamana dek, geri dönüp bunu okumak zorundayız.

rüzgarımız bol, pruvamız neta olsun…

 

 

yeşil cumartesi

öncelikle yeniden merhaba. uzun zamandır yazacaklarımı başka yerde ve offline depolamaya başladığımdan ötürü (defter kavramını bu kadar süper anlatamazdım sanırım), buraları boşlamıştım.

şimdi geri dönüyorum. planım, bir süre boyunca bu yaz gidip gördüğüm yerleri paylaşmak. Yarım defter kadar not, yaklaşık 2000 adet fotoğraf var. Ancak onlarla ilgilenecek zaman çok az. O yüzden bugüne dek neredeyse hiçbir şey yapamadım.

buna bir son verip, bu yazıyla geri dönüyorum. diğer yazılar ne zamana yetişir, bilinmez.

dün, eski iş arkadaşlarımdan birinin doğumgünü nedeniyle çok zor olmayan bir parkurda trekking turuna çıktım. rotamız, almanya’nın o bölgeye de ismini veren ruhr nehri kıyılarıydı. rotamız, 11 km. uzunluğunda, ilk yarısı oldukça düz, ikinci yarısı ise biraz engebeli bir orman yolundan oluşan bir rotaydı. net iniş-çıkışımız 150m idi. değindiğim gibi, çok da zor sayılmayacak ama keyifli bir rotaydı. başlangıç için yeterli iniş-çıkışa da sahipti.

Route 2,057,705 – powered by www.wandermap.net

 

o bölgeye ulaşmak için öncelikle köln’den 70 km’lik bir yolu geçerek bochum kenti sınırlarındaki “haus kemnade” isimli eski bir şatoya ulaşmam gerekiyordu. arabayı park edip, arkadaşlarımla buluştuktan sonra yola çıktık. tabii, insanların gözünü korkutmamak için davette “gezinti” diye bahsedilen bir şeyin aslında bir trekking rotası olduğunu bilmediğimden yanımda uygun ekipman yoktu. eğer gerçekler saptırılmasaydı (keşke abartsaydım biraz) belki uygun ayakkabıyla bile giderdim 🙂 .

gezinin başında her şey oldukça masum başlamıştı. nehir kenarında bir yürüyüşle başladık. orada aramıza bir kişi daha katıldı ve toplamda 5 kişiyle yolumuza devam ettik. insanların altında graffitilerini konuşturdukları bir köprüyü geçip, yola devam ettik. yolda, doğanın bize sunduğu hoş manzaraları da görmezden gelemedik.

yolun yaklaşık yarısında, bir haraya vardık. insanların haftasonu aktivitesi olarak ata binmesi bu hobiye sahip bir arkadaşımdan dolayı bana pek de yabancı bir konu değil ama hiç canlı olarak görmemiştim. haranın yanındaki bir restoranda camekanlı bir bölme var ve bu bölme iç mekanda ata binen insanları izlemek için ideal. biz dışarıda oturmuştuk ancak insani gereksinimler için içeri girdiğimde öyle bir manzarayla karşılaşınca ister istemez gözüm takıldı ve atlara bir kez daha hayran kaldım. bakımlı bir atın asaleti çok az hayvanda mevcut.

hara, yolun yaklaşık yarısıydı. ardından, benim hiç haberdar olmadığım ancak gezi sahibinin pekala daha önce defalarca geçtiği ormanlık alana girdik. o andan itibaren de engebeli, inişli-çıkışlı ama sadece yeşil, sadece kendi sesimizi duyduğumuz patikalarda ilerlemeye başladık. zaten işin en eğlenceli ve bir nebze de olsa insanı doğayla imtihan eden kısmı da burada başladı. tamam, deneyimli insanlar için “çıtır çerez” denilebilecek yollardan geçtik. ama benim gibi, ömründe iki ya da üç kez trekking yapmış biri için yeniydi çoğu şey. ama artık daha sık yapmak istediğim bir haftasonu eylemim var. madem coğrafi koşullar bana denizi vermiyor, verdiği ormanları kullanayım bari 🙂 .

bir süre az gidip uz gidip, dere-tepe düz gidip, inip çıktıktan sonra, tekrar başladığımız yere, haus kemnade’ye vardık. molalar ve salına salına geçtiğimiz yerler dolayısıyla yaklaşık 3,5 – 4 saat süren yolculuk sonunda kendimizi bir dilim pastayla şımarttık ve yemyeşil bir cumartesi gününün sonuna geldik.

bir kez daha anladım ki, yeşil önemli, yeşil güzel, doğa güzel. kıymetini bilmeli!

Bit…

2005 imiş, baharmış. Analiz 2 sınavından çıkmışık. Çıkışta Aylin’in başından aşağı şu dökmüşük. Bit’e atlayıp, Dilara’yı Kabataş’a, okuluna bıraktıktan sonra 4 kişi olaylı bir köprü geçişinden sonra, Fenerbahçe’ye gitmişik. Orada takılmışık bir süre. arabanın sağ marşpiyelini aramızdan biri annesine yalan söylerken mahvetmişik. Sonra Acıbadem’de Nautilus’a gitmişik, oksijenli Kosla almışık, temizlemşik arda kalanları. Sonra herkes evine gitmiş.

Bu günü hiç unutmamışık…

Otuzbeşbuçuk

Türkiye’nin en yaşanası şehri güzel İzmir’den herkese merhabalar! Bir süredir Türkiye’deyim ve kısa bir süre İstanbul’da kalıp güzel bir kaç gün geçirdikten sonra amcamın yanına, İzmir’e, güzel İzmir’e geldim.

İzmir’i, Ege’nin incisi olduğundan olsa gerek, çok ama çok seviyorum. Bu kadar güzel bir şehir, güzel insanlarla birleşince çok hoş bir yer oluyor. İnsanlara bir şey sorduğunuzda sizden kaçmıyorlar, yüzünüze bakıyorlar, göz göze gelince selamlıyorlar, vb.. Bu tip şeyleri en son Graz’da yaşadığım sıralarda gördüm ve bir süredir de ona özlem duyuyordum. Açıkçası, buralarda olabileceğine çok fazla olası gözüyle bakmıyordum. Ama oluyormuş meğersem. Hala bir umut var gibi sanki.

İzmir, aslında İstanbul’a kıyasla çok daha küçük bir yer. Ya da, daha doğrusu, İstanbul çok büyük(fazla büyük) bir yer. Belki de bu yüzden İzmir, İstanbul’dan daha yaşanası bir yer olarak görünüyor gözüme. İstanbul’un insani kısmını çıkardığımızda dünyadaki hiçbir şehir, onunla boy ölçüşemez. O yüzden de, turistik açıdan belki de en dolu, en güzel şehir İstanbuldur. Bir çok şehir gördüm, İstanbul gibisini görmedim. Ama İzmir, daha farklı olarak, gezmek yerine yaşamak için tercih edilebilir. Çünkü daha küçük, daha insani bir yer. Ayrıca, tüm güzel yerlere(Çeşme, Seferihisar, Urla, Foça, hatta Ayvalık, Bodrum) çok kısa bir sürede ulaşabiliyorsunuz. Bunun yanı sıra, yapılabilecek hobi etkinliği sayısı da alabildiğine fazla. Gerek su sporları, gerek dağ sporları olsun oldukça fazla seçenek mevcut.

Gelelim, daha dar konulara. İlk söyleyebileceğim, hava sıcak. Sıcak derken, gerçekten sıcak! Karlsruhe’de bir aydır eksilerde yaşarken, burada yirmi dereceyi görünce dedim ne oluyor? Şu anda t-shirt ile terliyorum. Lütfen dikkat, Aralık’ın sonundayız!

Alsancak, her zamanki kadar güzel, her zamanki kadar canlı, her zamanki kadar Alsancak. Akşamları insanlar bir bira ya da bir tek atıp evlerine geçiyorlar, her yaştan ve her çevreden insan var. Belirtmeliyim, yaşantıya bakıldığında, İstanbul’da son dönemlerde artmış olan yapay tikilik buraya henüz gelmemiş. Birbirlerini paralarıyla ya da statüleriyle ezmek için bakmıyorlar insanlar. Herkes, yan yana masalarda aynı rakıyla aynı balığı, aynı birayla aynı patatesi tüketiyor. Tiki yok değil tabi, var ama İstanbul gibi değil.

Madem ki Alsancak’tan ve dolayısıyla hayattan söz ediyoruz, bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Kahve dükkanlarının sayısı patlamış. Ama ne patlama!!! Her yerde kahveci açılmış. Ama başka bir şey daha var bunlarla ilgili, o da şu, bu kahveciler içinde Amerikan zincirlerinin sayısı oldukça az. Çoğu farklı isimlerde farklı kahveciler. Bağdat Caddesi’nde n tane Starbucks, k tane de Gloria Jean’s olduğunu, hatta daha da ileri gidersek, m tane alışveriş merkezinde hem Starbucks, hem de Gloria Jean’s olduğunu, bazen bonus olarak bir de Kahve Dünyası bulunduğunu düşlünürsek, durumun ne denli farklı olduğunu anlayabiliriz. Konuyu açınca baktım, İzmir’deki toplam Starbucks sayısı, sekiz. Eminim, sadece Bağdat Caddesi’nde daha fazla vardır =).

Muhtemelen sadece Ege’de(İzmir’de) göreceğim bir şey daha dikkatimi çekti: İnsanlar, burada balık yiyorlar. Bir öğle vakti Kordon’da(birinci kordon) turlarken, restoranlara göz attım. Her türden yer ortalama doluyken, balıkçılar ağzına kadar doluydu. Bu bile yeterince sevdiren bir neden. Balık yahu, ötesi var mı?

İzmir’in kızları güzel! End of discussion!!!

İzmir’de yenilik olarak banliyö trenleri sayılabilir. Şöyle ki, çok kısa bir süre önce çok uzun ve şehir içinden(Alsancak, Karşıyaka) geçen, metro bağlantılı ve havaalanına dek giden bir banliyö hattı açmışlar. Hattın bir kısmı da körfezin tam sonunda deniz kenarından gidiyor. Oldukça keyifli ve kullanışlı bir hat yani. Bu hat, aynı zamanda gelmiş amcamın evinin 2,5 dakikalık yürüme mesafesine konmuş. Zaten Karşıyaka iskeleye 10, Bahriye Üçok(?) otobüs son durağına da 7 dakikalık mesafede bulunan bir evi var. Daha ne olsun? Sadece eğer KentKart sahibi değilseniz, toplu ulaşım çok pahalı!

Son olarak da karşılaştığım bir başka şeye daha değineyim. Bu sabah evden çıakrken, teyzemin biri apartman kapısından giriyordu ve beni tanımamasına rağmen okudu-üfledi, hayır dualarıyla kapladı her yerimi. Allah razı olsun, o ayrı tabi, ama insanların aynı apartmanda yaşayıp, birbirlerine selam bile vermediği İstanbul’dan sonra böyle bir şeyle karşılaşınca şok oldum. Beni amcamla karıştırmış olması da olası tabi ki, ama yine de şaşırtıcı yahu!

Herşey içinde herşey(Bu kısım @Kizilca için), İzmir candır. Bu kadar da netim. Döneceğim zaman iş bulsam da burada yaşasam…

PS: Şu anda yaklaşık 10 yıldır görmediğim bir şey olan uçan balon gördüm. Vay be…

[Ekleme] Karşıyaka tarafından Alsancak’a giderken KentKart(İzmir’in Akbil’i) sahibi olmadığımdan ve jeton veya bilet gibi bir şansım da olmadığından, birinden beni turnikeden geçirmesi için yardım istedim. Kızıyla birlikte trene binmek üzere olan adam, kendi geçtikten sonra beni de geçirip döndü arkasını ve gitti. Ardından seslenip ücreti uzattım ve aldı. Ama ben sormasam, adamın hiç isteme niyeti yoktu. İlginç…

Barcelona, Te Quiero!

Kisa bir süre önce 5 gün 4 gece icin Barcelona’ya gittim. Gitmez olaydim. Evet evet, gitmez olaydim. Cünkü “Bilgisizlik mutluluktur” sözüne uyan bir hal icindeyim su aralar. Gidip göreseydim Barcelona’yi, hala orta Avrupa’nin ne kadar güzel, sistemli, vesaire olduguna inanacaktim. Italya’ya gideli uzun zaman oldu, onu neredeyse unuttum. Hem hic alici gözle de bakmamistim. Ama okulumun da bitimi yaklastigindan(insallah) artik yasanasi yer mi degil mi ona bakiyorum her gördügüm yer icin.

Barcelona beni bu kadar etkiledigi icin, yazmaya karar verdim. Bir süredir de ugrasiyorum aklimdakileri unutmadan toparlayayim diye. Umarim ortaya cikan yazi hos olmustur. Bu yazida tarihi ve/veya ansiklopedik bilgi verme amacim yok(onlar wikipedia‘da bile var). Sadece ve sadece kisisel bakis acimi yazacagim burada.

Izin verirseniz, sehrin bende biraktigi genel izlenimden bahsedeyim. Benim icin Barcelona, su ana kadar bulundugum acik ara en güzel sehir. Su ana kadar bulundugum sehir sayisi da hatri sayilir düzeyde, bunu söyleyebilirim. O yüzden de beni bu kadar etkilemis olmasi normal aslinda. Ben, Istanbul’da yasamak istemeyen, ama turistik acidan Istanbul’un dünya üzerindeki en güzel sehirlerden biri oldugunu savunan biriyim. Öte yandan, her ne kadar son zamanlarda cok fazla göc almissa ve o güzelliklerini yavas yavas kaybediyor olsa da, Izmir’e bayilirim. Devamli bir firsatim olsa da Izmir’e gitsem diye bakarim. Öte yandan, bir süredir yasadigim tecrübelerle Almanya’da kanunlarin (genellikle de AB) kesinlikle gerekli oldugunu, ancak bazen biraz abartildigini düsünüyorum. Tüm bunlarin isiginda su benzetmeyi yapiyorum Barcelona icin: Barcelona, Istanbul’un kalabalikligi, modernligi ve büyüklügünün üzerine, Izmir’in Akdenizliligini ekleyen, hayattan bir Akdenizli gibi zevk aldiran, ama tüm bunlarin yaninda da yeterince AB kanunlarini iceren bir sehir. Iste bu yüzdendir ki ben bu sehirde kaldigim 5 günde ona asik oldum.

Barcelona’nin beni en cok etkileyen seyi kültürü oldu. Söyle ki, oranin yerlileri yasadiklari seylerden keyif aliyorlar. Buna yemek diyelim, icmek diyelim, yolda yürümek diyelim, keyifle yapiyorlar yaptiklari seyleri. Bu nokta da aslinda orta Avrupa’dan ayrildiklari nokta. Mesela buralarda insanlar doymak icin yiyorlar ve bu yüzden de porsiyonlar büyük. Büyük deken kastettigim, gercekten büyük. Ama Barcelona’da insanlar doymanin önüne keyfi koyuyorlar. Birlikte sohbet ederek, gülerek eglenerek yiyorlar azicik yemeklerini. Mesela “ortaya söylemek” olayi orada da var. Onlari görünce anladim ki Orta Avrupa, teknik disinda ici acayip bos olan bir sey(Avusturya, benim icin Dogu Avrupa’nin baslangici. O yüzden de onlarin yogun kültürünü burada anlattigimla karistirmamak lazim). Su an düsündüm de, Akdenizliligimi unutmam umarim hayatim boyunca…

Gelelim sehrin kendisine. Öncelikle sunu belirtmeliyim, sehir aslinda iki parca. Biri eskilerden kalma, liman ve arkasindaki yerlesim, digeri de cevresindeki nispeten yeni denebilecek yerlesim. Bu iki kisim bibirinden Katalunya meydani denen meydanla ayriliyor. Eski yerlesim su anda daha yogun olarak turistik amacla kullaniliyor ve bu yüzden de cok kalabalik. Söylenene göre, her büyük sehir gibi suc orani nispeten yüksek oralarda. Ama ben bir sorun yasamadim da, oralarda gördügüm bir sey de olmadi.

Peki, eski yerlerde neler var? Öncelikle gotik kisim da denen katedral ve onun yakinlari inanilmaz farkli bir ambiyans. Daracik sokaklarda, tahminen 3 ya da 4 kisinin omuz omuza durmasi halinde gecilemeyecek sokaklar mevcut. Zamaninda sehrin kalesi ve surlari orada bulunuyormus. Az-cok korunuyor da su anda. Bu da tabi oldukca ilgi cekici bir sey. O daracik sokaklarda gezmek gercekten cok keyifli. Hele ki bir de oralarda gitar calan bir sokak sarkicisi varsa, “tadindan yenmiyor” diyebilirim.

Sokak sarkicilarindan bahsetmisken, hemen La Rambla’ya gecebilirim. La Rambla, Barcelona’nin güney kismindaki merkezinde sahile kadar uzanan, yaklasik iki kilometre uzunlugundaki caddenin adi. Caddenin arac trafigine kapali olan kisminda, canli heykeller sayica cok fazlalar. Normalde hareketsiz dururlarken, para attiginizda kendinlerine özgü hareketler sergiliyorlar. Sokak sanatcilarinin kiymetini bilmeyen bir milletten de olsam, ben onlarin yaptiklari ise son derece saygi duyuyorum. Gercekten cok iyi sanatcilar var iclerinde. Benim en begendigim, cok zarif bir bayanin sergiledigi bronz renk melek figürüydü. Özellikle de para atildiginda yaptigi birbirinden zarif hareketler inanin görmeye deger! Canli mankenler disinda, sokak ressamlarindan evcik hayvan satanlara kadar bir cok farkli sanatci mevcut.

La Rambla’dan limana dogru inerken, sol tarafinizda biraz önce bahsettigim gotik kisim kaliyor.  Caddenin ortalarina dogru sag tarafta ise dar bir girisi olan pazar yeri var. Orasi tahminimce sehrin bilmemkac yildir taze meyve-sebze-et-balik, akliniza mutfakla ilgili ne geliyorsa onlarin satildigi pazar yeri. Icerisi tam bir cennet. O renkler, o kokular(kasap ve balik kismi haric), insani kendinden gecirebilecek kadar güzel. Ömrümde o kadar baligi birarada görmeyeli cok uzun zaman oldu. En son Istanbul’da balik pazarlarinda görmüstüm. Ama bu bahsettigim pazar, sadece tek bir sey üzerine olmadigindan, daha önce görmedigim bir tecrübe yasatti bana. Ancak ögrendim bir sey dikkatimi cekti, o da Barcelona cevresinde baligin az olmasi. Duydugumda cok sasirdim. Gelen baliklar ya baska sehirlerden, ya da kültür baligiymis malesef.

La Rambla’nin sonunda ise meshur Barcelona Limani bulunuyor. Bu liman, Avrupa’nin en büyük, en eski ve tarihin her döneminde en önemli limanlarindan biri. Yüzyillardir ayni yerde bulunan liman, gercekten de ayri bir kültürün simgesi. Liman binasinin da gercekten cok eski olmasi bunu dogrular nitelikte. Limanin kenarinda bir marina var. Marina’da cok fazla tekne mevcut, yaklasik %80’i yelkenli tekneler. Istanbul’da, Kadiköy’de yasayan biri olarak dikkatimi ceken sey su oldu: Biz de denizcilikten gelen bir milletiz, Ispanyollar da. Ancak biz o kültürü coktan unutmus, teknelere araba muamelesi yapmaya baslamisiz. Barcelona’da, insanlar hala yelken yapiyorlar. Bizdeki gibi bir motor yat düskünlügü benim gözüme carpmadi. Yaniliyor olabilirim, ama benim gördügüm bu. Bunu sehrin kumsalinin sonundaki bir baska marinada da gözlemledim. O yüzden de kendimce bu kaniya vardim.

Kumsal demisken, ona da deginip daha kuzeydeki nispeten yeni kisimlara gecis yapacagim. Kumsal, yer yer yaklasik 200m genislige sahip. Ayrica herhangi bir ücret ödemeden denize girilebiliyor. Kimse de size “Hüoooop!” demiyor. Bu kumsallar da kilometrelerce uzaniyor ve cok cok güzel bir kuma sahip. Tamami belediyeye ait olan kumsallarin kenarlarinda tuvaletten ilk yardima, polis bürosuna kadar bir cok gerekli hizmet de veriliyor. Helal olsun demeden edemedim. Keske herkesin belediyesi bu gibi plaj hizmetleri verebilse. Ege’nin durumu malum, önüne iki sezlong atan otel orayi parselleme yetkisine sahip. Kumsallar devamli daraliyor zaten, o da baska konu.

Biraz da sehrin Katalunya Meydani’ndan yukari(kuzeye) dogru cikalim (Bu arada belirtmeliyim, “yukari” kavrami hem haritada, hem de gercekte dogru kavram. Sehir deniz ve dag arasinda oldugundan, haritada yukari ilerlediginizde gercekte de yukari ilerliyorsunuz). Bu noktada bahsetmek istedigim iki adet cadde var: Paseo de Gracia ve Rambla de Catalunya. Bu iki caddede ben daha önce cok nadiren gördügüm magazalari gördüm. Istanbul’un Nisantasi’si ayarinda bir yer. Cok “güzel” ve kaliteli diye tabir edilebilecek markalar var. Bunlara bir kac örnek Gucci, Guess, vb. olabilir mesela. Bu dükkanlarin butikleri bu caddeler üzerinde mevcut. Eger alisveris meraki olan biriyseniz, inanin orasi sizin icin cennet. Üstelik bu markalarin yaninda nispeten daha ucuz olan ama gercekten kalitesini vitrinindeki teshir mallarindan bile belli eden cok güzel butikler de var. Tabi ki is yine sonunda maddiyata geliyor. O konu her zaman mevcut malesef.

Paseo de Gracia üzerinde, ünlü mimar Gaudi’nin iki adet eseri bulunuyor. Bu iki ev de tek kelimeyle sapsahane eserler. Sunu belirtmeliyim, Barcelona bir mimari sehri. En siradan bina bile bir sanat eseri diyebilirim. Gaudi de bu sanat eserlerinin yaraticilarindan en önemlisi. Avusturya icin Mozart neyse, Barcelona icin de Gaudi o. Her yerde onun hediyelikleri ve onu anlatan kitaplar satiliyor. Tüm sehir bu havayi soluyor diyebilirim. Haklari da aslina bakilirsa. Gerek farkli tarzi, gerek kullandigi malzemeler, gerekse tüm bunlari inanilmaz bir estetik duygusuyla harmanlamasi onu gercekten de dünyanin en iyi mimarlari arasina koyuyor.

Sehrin daha da yukarisinda(yürüyerek yorucu olabilecek ancak metro ile cok rahat ulasimi olan bir yerde) Park Güell isimli bir park var. Giris ücretsiz ve iceride Gaudi’nin eserlerinin de bulundugu bir cok sey var. Orada gecirilen iki-üc saat, size insan oldugunuzu ve hissetmeyi animsatacaktir. Ben bu kadar güzel seyleri cok az yerde gördüm. O parkin icindeki ayri ambiansa Gaudi’nin 20 yil yasamis oldugu ev de eslik ediyor. Belki de Barcelona’daki en “güzel” yerlerden biri. Anlatmaya calisiyorum ama betimleyecek kelime bulmak gercekten cok ama cok zor. Detay oalrak sunu da belirtmeliyim, o parkin icinde 3 adet gitar sanatcisi var ve cok iyiler. Güell’i sözlerle ne anlatmanin ne kadar da zor oldugunu su anda anladim. Malesef gidip görmek lazim 🙁 . Zira, sütunlarinda fayans parcalarindan cinilere, hatta cay fincani tabahina kadar basit seylerle muhtesem seylerin ortaya cikarilmis olmasi da bunu dogrular nitelikte.

Simdi deginmek istedigim nokta ise etrafinda cok fazla sey olmayan, bu hengameden uzak bir yerde bulunan Sagrada Família. Yüz yiladan fazla zamandir(1882-2010) yapimi süren bu kilise, detaylariyla ilgi ceken bir yapiya sahip. Daha fazla bilgi internette bir cok kaynakta var. Ben, daha önce de bahsettigim gibi, benim ilgimi ceken subjektif degerlendirmeler yapmak istiyorum. Ben uzun zamandir bu kadar güzel bir yapi görmedim. Yapinin üzerinde inanilmaz detaylar var. Zaten bu kadar uzun süredir tamamlanamamis olmasinin da nedeni saniyorum bu. Her yerinde kücük ayrintilar, insan digürleri, doga figürleri vesaire. Bahsettigim de öyle iki üc metre degil. Ciddi anlamda yüksek bir cok minare tarzi kule ve tabi bir de gövde kisimlari. Her metrekaresi ayri güzel yapiliyor. Cok basarili.

Bunlarin yaninda bir de Plaça Espanyol diye tabir edilen bir meydan var. Bu meydanin kendisi ve cevresi cok güzel bir kac sey barindiriyor. Birisi, su anda insaatta olan bir arena binasi. Boga güresine cok sicak bakmam. Ama sonucta böyle bir kültür var ve bu kültür pasif olarak yasatilmali. Orasi müze olarak kullanilabilir. Zaten 2012 yilindan itibaren Katalunya’da boga güresi yasak. Bu da gösteriyor ki, o arena turistik amaclarla kullanilacak. Arenanin karsisinda fuar alani bulunuyor. Genis bir yolun iki yaninda yer alan bu yol, sizi Katalan Ulusal Sanat Müzesi’ne götürüyor. Önünde ise geceleri rengarenk aydinlatmasiyle muhtesem gösteriler yapilan bir süs havuzu var. Bu kisim gercekten de estetik acidan cok güzel. Eger yolunuz Barcelona’ya düserse mutlaka görmelisiniz. Tipki diger bir cok yeri gibi.

Bahsetmem gereken bir baska sey ise, daha cok erkelerin ilgisini cekecek olan FC Barcelona. Camp Nou’da mac izleme serefine nail olmus biri olarak sunu söyleyebilirim ki, unutulmaz tecrübelerden biri. FC Barcelona gercekten müthis bir kültür, müthis bir gelenek. Sehrin tamaminda zaten bunu yasiyorsunuz, ancak stadyumu görünce televizyondan daha farkli oldugunu anliyorsunuz. Gercekten müthis. Babam da futbolu cok sever. O yüzden o da cok mutlu oldu orada mac izleme sansini yakalamis oldugumuz icin. Hatta iki de forma aldik. Babam hala haftanin iki günü futbol oynar. Oynadigi mevki savunmanin göbegidir ve Puyol’u yillardir cok begenir. O yüzden o, Puyol formasi aldi, ben de madem iki kisiyiz, Piqué alayim ve savunmanin göbegini tamamlayayim dedim 🙂 . Insanlarin o formalarla sokakta gezerken bize bakislari görmeye degerdi 🙂 . Isin en güzel yanlarindan biri de, insanlarin deniz kültürü gibi futbol külltürünü de yasatiyor olmalari. Takimlarina inanilmaz baglilar. Örnegin sezonluk biletler sezon sonunda otomatik olarak yenilenen bir sisteme tabi. Yani siz her sezonun basinda yeniden ugrasmiyorsunuz, yeni yer aramaniz gerekmiyor ya da yer bulamama diye bir sorun söz konusu olmuyor. Isin en güzel yani da su, eget sezonluk biletiniz varsa, belli bir süre önceden haber vermek sartiyla yerinizi gidemediginiz maclarda kulübe devredebiliyorsunuz. Bu sekilde, biletin gise fiyatinin %50si size geri ödeniyor. Böylece siz gidemediginiz mac icin para kazaniyorsunuz, kulüp bileti yeniden satiyor para kazaniyor, o bileti alabilen insan da maca bilet buldugu icin mutlu oluyor, o da kazaniyor. Yani kazan-kazan-kazan durumu mevcut. Nasil? Güzel, degil mi? 🙂

Son olarak da yemeklere deginmek istiyorum. Yemekler, aslinda alisik oldugumuz kültürün bir parcasi. Nasil ki bizim mezelerimiz varsa ve bir cok insan bu sekilde ayni sofrada sohbet edebiliyorsa, onlarda da Tapas diye anilan ufak tefek yemekler var. Bunlari paylasarak hos zaman gecirebiliyorsunuz. Ayrica yaninda soguk servis edilen Sangria adinda bir ickileri var. Sangria, meyveli ve buzlu sarap. Tadi oldukca hos. Tabi ki Tapas ve Sangria konusunda bir tehlike var, o da su, Barcelona turistik bir sehir. Yani her yerde her seyi güzel yapmiyorlar. Bu yüzden de tavsiyem Catalana olur. Asla pisman olmazsiniz. Bunu yerlileri de söylüyor. Ben iki aksam gittim, tadi damagimda kaldi. Yaninda verilen domatesli ekmek ise gercekten lezizdi. Tapaslar arasinda yesil biberi mutlaka denenmeli! Catalana’da bir de Amerika’da, New York’ta yasayan aile ile tanistik. Yan masada yemek yiyorlardi ve ciftin bayan üyesi Türk idi. Esi de Türkce ögrenen bir Amerikali. Cok güzel zaman gecirdik. Keske yeniden karsilasabilsek.

Benim su anda aklima gelenler, yazabildiklerim bu kadar. Daha dogrusu yeter bu kadar. Okuyana da yazik 🙂 . Zaten bence Barcelona sadece görerek anlasilabilecek bir yer. Buldugunuz ilk firsatta mutlaka gidin. Ama mutlaka..

Biterken “Incesaz – Mazi Kalbimde Bir Yaradir” caliyordu.

Bir Sistemdir Karlsruhe, kendi icinde…

Karlsruhe’de yasadigim su 1,5 yilda anladigim sey su: Bir sistemdir Karlsruhe. Kendi kurallari, kendi dengeleri olan bir sistem. Eger ki o sisteme uymazsa insan, disina atilir. Bu tüm Almanya’da böyle mi, bilmiyorum. Gezdigim yerler icin konusabilecegim, kismen. Sunu unutmamak gerekir ki, diger sehirlerin/ülkelerin de kendi sistemleri vardir, olmalidir da. Bunlar sehirlerin kimlikleridir cünkü. Onlar olmadiklarinda bir yerin baska bir yerden bir farki olmaz. Mesele bu kimliklerin ne kadar pozitif ya da negatif olmasidir. Iste bu deger de bir sehri yasanilasi ya da berbat kilar.
Buraya ilk geldigimde cok umutluydum. Saniyordum ki, daha önce yasadigim Graz gibidir. Ne de olsa Graz da Alman kültüründen gelen bir ülkenin ikinci büyük sehri, ama ülkenin tamami ortalama bir büyük sehirden daha kalabalik degil. Hal böyle olunca da ikinci büyük sehri olmasi kücük bir sehir olmamasini saglamiyor. Bu yüzden de buraya gelirken düsüncelerim benzer olacagi yönündeydi. Bunun böyle olmadigini, yanildigimi gördügümde ise zaten is coktan isten gecmisti. Beni kendi icerisine cekmisti sehir. Farkliliklardan bahsetmeyecegim, ama bence bir sehirde olmasi gerekenleri de belirtmeden gecemeyecegim.

Karlsruhe’yi tanidigimdan beri sevmiyorum. Hatta sevmememin ötesinde negatif duygular besliyorum. Halen burada olmamin ise iki nedeni var: Birincisi, degisiklikleri cok sevmiyorum(Evet, son 4 yilimi 3 farkli sehirde yasayarak gecirmeme ragmen). Bu yüzden de burada öyle ya da böyle kurdugum/kurdugumu sandigim/kurmaya calistigim hayatimdan vazgecmek istemiyorum. Ama ikinci neden bence daha da agir basiyor: Üniversite. Su anda egitimimi devam ettirdigim üniversite, Almanya’nin, hatta Avrupa’nin bilgisayar bilimleri alaninda sayili üniversitelerinden. Dönemlik yapilan degerlendirmelerde zaman zaman birinci, zaman zaman da ücüncü sirada olan eski Karlsruhe Üniversitesi, yeni adiyla da Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü beni hala burada tutan asil neden. Gercekten iyi insanlardan iyi egitim alma sansimin oldugunu düsünüyorum. Tabi yapabilene. Kimse kimsenin bekcisi degil sonucta. Alman kültürü, boru degil. Sadece kendilerini ve parayi düsünen insanlar genellikle. Gerisi cok da tin genellikle. Eger ki yakin iliskilerin varsa o ayri. Cünkü o kadar yaklasabilirsen, aralarinda olan insanlara cok daha iyi davraniyorlar. Bizde bu farkli oldugu icin de insan garipsiyor ve soguyor.

Birazcik da sistemini anlatayim sehrin. Mesela, sehir pis bir sehir. Hem de inanilmaz pis bir sehir. Özellikle de Cuma ve Cumartesi aksamlari disari cikma yarisinda olan ergen gencligin biraktiklari sehrin tamaminda geri kalan 5 gün boyunca yere atilandan daha fazladir. Tamam, liselisin, ergensin, ama bu senin gece yarisi bagira cagira yollarda dolasmani, prosecco icip sisesini bir yerlere birakmani hatta kirmani, insanlara satasmani,m yerlere kusmani gerektirmez. Gerektirmemeli! Üstelik, beklenmeyecegi üzere, bunu yapanlar XX kromozomu tasiyanlar. Garip, degil mi? Sehrin temizlik ekiplerinin normal cöpleri iki haftada bir aldigini ve o fircali yol yikayan aletlerden bulundurmadiklarini da göz önüne alirsak, sanirim tabloyu gözümüzde canlandirabiliriz. Allahtan Alaman milletinin geri kalani normal de, cöp sehirde yasamiyoruz. Sadece liseliler ve serseriler bile tiksinmee yetiyor benim acimdan.

Mesela, Karlsruhe’de rahatca dolanip fotograf cekemezsiniz. Bunu gördüm ben. Neden? Her gören garip garip bakiyor. Bu durum da bir süre sonra rahatsiz etmeye basliyor ve artik fotograf makinaniz tozlaniyor. Uzatmayacagim…

Baska bir konu: Insanlik. Evet abicim, burada gördüm ki, insanlik ölmüs. Yasadigim sehir, “insan”larin birbirlerinin yüzüne bakmamak icin kafalari yerde gezdikleri bir yer. Avusturya’da bile böyle degildi bu is, yemin ederim ki Avusturyalilar nemrut olurlar inanisi var. Ben Graz’da yasadigim esnada yolda göz göze gelen herhangi iki insan birbirlerini ilk kez bile görüyor olsalar en azindan gülümserler, normal sartlarda da selamlasirlardi. Dedim ya, kiyaslama yapmak icin degil, durumu düsleyebilmeniz icin yaziyorum sevgili okuyucularim(sizkackisisiniz.com).
Evet, gelelim baska bir konuya. Türkiye’de milyoncu, burada da “Ayn Oyro Shop” olarak bilinen sacma dükkanlar da sistemin bir parcasi. Sadece onlari gözlemlersek de bir ekosistem, bir denge gözleyebiliriz aslinda. Ne zaman bir süre uzak kalsam buradan, döndügümde yeni bir milyoncuyla karsilasiyorum. Üstelik de sehrin göbeginde sevgili dostlarim. Alisveris caddesi olarak adlandirilabilecek bir caddede. Burasi bir sehrin en büyük vitrini degil de ne? Su an tam sehrin merkezi denen bir yerde bir tane büyük bina yapiliyor. Ben bir süredir onun “Ayn Oyro Plaza” olacagi yönünde görüs bildiriyorum. Insanlarla her söyledigimde gülüyoruz. Biri cikip “Yok artik o kadar da degil” desin istiyorum. Henüz diyen olmadi. Yapilsa kimse sasirmaz yani. O derece!

Bunlar kimi aklima takilanlardi. Peki, hic mi iyi bir sey yok? Su anda iki tane burayi baska sehirlerden ayirabilecek nokta söyleyebilirim: Birincisi, daha önce de bahsettigim üniversite, ikincisi de güzel sehirlere yakin yerde konumlanmis olmasi. Zamani ve parasi olan icin muhtesem alternatifler mevcut(Yeri gelmisken, Freiburg’u ve Strasbourg’u görmeden ölmeyin derim). Baska da bir numarasi yok buranin.

Sonuc olarak, buraya gelmek isteyen ve tesadüfen bu yaziyi okuyanlara sesleniyorum: Akademik bir sey icin gelecekseniz, amaciniz oysa düsünmeyin. Cok iyi yaparsiniz. Ama yasamaksa ilk amaciniz, gidin baska üniversiteler arastirin. Freiburg Üniversitesi elit mesela. Sosyal bilimlerde de cok iyi. Teknin alanda da ETH Zürih’i sonuna dek tek gecerim. Firsatim olsa da orada PhD falan yapsam demiyor degilim.

Zürih de baska yaziya artik kismetse.