şehir

Yeni bir ülke bulamazsın.
Başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın,
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de…

Yukarıdaki dizeler, modern Yunan şairlerinden Konstantinos Kavafis’e ait.

Gurbet edebiyatı yapmak istemiyorum ama 5,5 yılın(and counting) özeti budur.

Herkese güzel bir perşembe dilerim.

akademi

her seçim bir vazgeçiştir… bundandır, hiçbir insanın olmayışı, bir seçimin ardından diğer seçenekte kalmayan.

ben de o kümeye dahilim elbet, üstelik bir ya da iki soruyla değil. o yüzden aklım hep o “diğer şey”e kayar, mutsuz anlarıma çözüm oradaydım gibi sanki.

en son örneği ise aslında bir süredir depreşen akademiye dönüş isteği. bunun tetikleyicisi ise yayımlanan master tezim oldu. insan öyle bir hazzı ve tatmini az şeyden alır, geride kalan yıllarda gördüğüm kadarıyla.

olup olmayacak olması bir yana, içimdeki istek bir süredir büyüyor. sonunda ne olacağını bekleyip göreceğiz…

vazgeçiş

hayatımızı şekillendiren şey verdiğimiz ve vermediğimiz kararların tamamı diyebiliriz sanırım.

bu bağlamda bakıldığında, o karar verdiğimiz yol ayrımlarına şimdiki bilgimizle durup baktığımızda gördüklerimizin ne kadar mutluluk verdiği de de sanırım şu anki pişmanlık ya da memnunluk seviyemizi belirleyen şey.

peki, şimdi bir şansınız olsa ve şimdiki bilginizle geri gitseniz yine aynı kararları alır mıydınız? mesela kendimden yola çıkayım, hayatımdaki belki de en kötü günleri geçirdiğim şehir olan karlsruhe’de geçirdiğim o günleri o şekilde geçireceğimi bilsem eğer yeniden o yola sapar mıydım? yoksa es geçip master için berlin’den gelecek yanıtı bekleyip ilk dönemi kaçırır mıydım? peki ya berlin de işi çözmeseydi? bunu bilemeyiz. tıpkı o dönemde karlsruhe’yi bilemediğimiz gibi.

dün gece/bu sabah yine bilinçaltımın bana oynadığı ufak oyunların kurbanı oldum. sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç gelmemişim gibi, sanki yaşamamışım gibi bu 5 yılı. sanki her şey eskisi gibiymiş gibi.

insan acaba demeden edemiyor. ve tüm bu acabaların toplamı da aslında insanın hayatını var ediyor. çünkü her seçim bir vazgeçiş ve her vazgeçiş insanın aklında bir yerlerinde duruyor.

 

acaba hayattır.

hayat acaba.

 

Kendine Yabancılaşma Üzerine

Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabi insanin en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

Elif Şafak, Araf

Almanya’da yaşamaya başladığımdan bu yana Starbucks denen kahve zinciriyle oldukça yakınlaştım. Bnun temel nedeni ve ilk tetikleyicisi ise orta Avrupa ülkelerinin Pazar sıkıcılığı oldu. Günlerden pazarsa ve yalnız yaşıyorsanız, insan görmek için sokağa çıkıp Starbucks’a gitmeniz işten olmuyor. Orada da zaten genelde orta Avrupa ülkelerinin Pazar travmalarına alışık olmayan, sizin durumunuzun benzerini yaşayan insanlar oluyor.

Starbuckslar’ın isim sorma merakı bir kaç kez misafir olmuş herkesçe malumdur. İşte o tip durumlarda benim adımı telafuz edebilecek ya da ettiğim telafuzu doğru anlayabilecek insan sayısı çok değil. Her ne kadarbugüne dek rastlamamış olsam da buna olan inancım hal-i hazırda korunmakta.

Elif Şafak’ın Araf isimli romanını okuyanlar bilir, oradaki karakterlerden biri Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri’ne doktora yapmak üzere gitmiş bir Türk’tür. Onun posta kutusundaki ismiyle ilgili yazılmış bir bölümde, isminde yer alan “ö” harfinden ve soyismindeki benzer harflerden uzaklaşmasına değinilmiş. İlk okuduğumda benzer olayları benim de yaşadığımı çok net bir şekilde hissettim. Hayatın her alanında karşıma çıkan başka isimle anılma durumu, yurt dışında yaşamanın vazgeçilmezlernden oluyor bir süre sonra.

Artık o kadar global bir dünyada yaşıyoruz ki, en azından seyahat için bile olsa insanlar çeşitli ülkelere gidiyorlar. Bu yüzden de bir çok insan bu tip bir durumla karşı karşıya kalıyor. Ben alıştım ama alışması zaman alıyor. Üstelik kendinize yabancılaşma durumu da cabası. Yani aslında çocuklara isim koyarken bu durumu gözönüne almak hiç de fena bir fikir değil.

Altug, Arthur ya da her kimse…

şüphe

"benim burada ne işim var?"

uzunca bir süredir bu cümleyi kurmamıştım, kısmet bugüneymiş demek. oysa ne zamandır iyiydim, havalardan olsa gerek bu depresyon hali. hani bahar depresyonu derler ya, o hesap herhalde.

bu haftasonu yaptığım istanbul gezisinden o kadar da umutluydum ki! iyi gelecekti. ama uzun zamandır olmadığım yere döndürdü beni. istanbul’dan gittiğimden beri ne kadar sınırlı ve küçülmüş bir hayatım olduğunu farkettim.

yanlış anlamaya mahal vermemek adına şunu bir kez daha belirteyim. karlsruhe’nin ardından köln bana çok iyi geldi. o kadar ki, 3,5 yıl yaşadığım o şehri zerre kadar özlemiş değilim. orada bulunan bir-iki kişiyi özledim tabii ki. ama onun dışında, hayatımın bir kısmını mahvetmiş bir şehri özleyecek değilim herhalde. buna karşın hafta sonşarı köln’e gelirken bir oh çekiyorum, her köprü geçişimde. şehir merkezine yol alırken “sahilden mi gitsem içeriden mi?” sorusunu sorabilmemi sağlayan bir sahilim var mesela. bu bile köln’ü şu an yaşanası kılan nedenlerden biri.

e madem ki insanız ve özleyecek şeyler arıyoruz, o hakkımı bugün istanbul için kullanayım. istanbul’dan geçen gece geldim ama uçağa binmeye bile saatler kalmışken, hazırlanmak üzere eve giderken aklımda binlerce soru işaretleri vardı bu kez.

sorguladığım şey şu, burada olmasaydım, master yapmamış olsaydım, şu an hayatım hangi konumda olurdu? daha iyi kazanacağım bir işim, daha sosyal bir hayatım, daha yüksek yaşam standardım olur muydu? bence olurdu.

sahi, benim şu an burada ne işim var?

ölü

Rakı içince ölülerden konuşmak icap eder. Belki rakı içerken araya giren sessizlikler daha uzun olduğu için, o sessizlikler ortama ruhani bir hava kattığı için.

–  Emrah Serbes, afili parcalar 87: 2009 yazi geri gelmeyecek, http://getir.net/ijj8

Iki insanin ölülerden konusmasi icin birinin artik nefes almiyor olmasi gerekmez. Hatta bunu konusmak icin iki kisiye de ihtiyac yoktur. Pekala kendisiyle konusabilir insan bir kac duble raki esliginde.

Ölülerden bahsetmek, insanin icinde öldürdüklerinden bahsetmek, raki sofrasinda eger 2+ kisi yoksa zaten cok genelgecer bir davranistir. O sofraya ne kadar nesesi oturmus olursaniz olun, söz dönüp dolasip bir an da olsa kendi zihninizde öldürdüklerinize, hayatinizda yoksaymak zorunda olduklariniza gelecektir. Sonrasi muamma…

Kimisi bu durumlarda yasayan ölülere telefon bile etmistir – yan etkileri de yok degil hani. Bunlar iste hep o suskunluklardan. Insanoglu bir basladi mi muhabbete, duramadigindan. Bir süre önce n kisiyle baslayan muhabbet, o sessizlik anlarinda – sayiyi 2n’e cikaran o sessizlik anlarinda – yasayan ölülere gelmistir bile. “Madem ki aniyoruz, sereflerine bir de kadeh tokusturmaliyiz” diye düsünmeye de yol acar, acmamasi mümkün degil zaten.

Ama iste, ölülerin ardindan hep iyi seyler söylemek gerekir. Aslinda rakinin sihrini de aciklayan bir tezdir bu. Iki insan ne kadar kötü ayrilmis olsalar bile o muhabbet anlarinda hep iyi anilar gelir akla. Dedik ya, bizim kültürümüzde ölünün ardindan kötü söz söylenmez. Gerekirse susulur ama asla kötü söz söylenmez.

Sonra iste, vapurlar falan…

Biterken “Neser Ertas – Zülüf Dökülmüs Yüze” caliyordu.

cok

cok sey yazasim, cok sey söyleyesim var. ne zamandir olmamisligi vardi bunun.

ama beceremiyorum. anlatilacak cinsten degil.

ayrica ben hala akbaba’nin evindeyim. kendime gelemedim…

bi’ bira daha?

Yollar

– 01.10.2012 –
merhaba.

bu yaziya başladığımda saat 05:30 idi ve bu yazıyı trende yazıyordum. yola çıkalı yaklaşık 20 dakika olmuştu. şimdilerde bir sonraki trenle gidebilme fırsatımı kullanıyorum. o yüzden 5:30 evden çıkış saatim oldu. biraz daha iyi yani durumlar.

bu yazıya başladığımda yeni bir proje için hamburg’a gidiyordum ve ilk günümdü. bir süre oraya gidip geleceğim. yani yeni bir şehri daha listeye ekledim.

biliyorum, benim şu anda yaşadığım hayata özenen insanlar var. haklı olabilirler, devamlı yeni şeyler görüyor olmak hiç de kötü bir şey değil. bu yüzden de şikayet edemem. yaptığım işin de getirdiği çeşitli avantajlar var. böyle olunca da beni tanıyanlar, sağolsunlar, övüyorlar. hatta yaşamlarımızı değiştirmek isteyen de oluyor.

– 12.11.2012 –
ancak madalyonun hiçbir zaman tek yüzü olmadığı aşikar. açıklayayım: benim 4+ yıldır ait olduğum bir hayat yok. yani nasıl desem, mesela nerede yaşıyorum ben? almanya’da olduğu kesin. peki köln’de mi? o zaman neden aylardır 4 gece üst üste kendi evimde kalmışlığım yok*? peki köln’de değilse nerede? istanbul’dan zaten yavaş yavaş kopuyorum.

tercih meselesi tabii. dediğim gibi, iyi yanları var, kötü yanları var. yaşanan tüm hayatlar gibi… ama eğer sizi bir yere, bir eve bağlayan bir neden varsa dayanılmaz olabilecek bir hayattan bahsediyorum.

* geçen hafta tüm hafta boyunca evden çalıştım. bir hafta da olsa evime verdiğim kitranın karşılığını alabildim. en çok evimde geçirdiğim haftaydı ve yine de haftada 320 km yol yaptım. sanırım en iyisini söyleyen şu mesajdı, bana dün gelen: “yollar senin sevgilin :)”

– 19.11.2012 –
teknik problemlerden dolayı bu yazıyı yayınlayamamışım. bir-iki düzeltmeyle bugün yayınlıyorum. kusura bakmayın lütfen.